
Cumhuriyet Dönemi
Tiyatrosunun Genel Özellikleri
Cumhuriyet Dönemi Türk tiyatrosu, geleneksel seyirlik oyunların (orta oyunu, karagöz, meddah) doğaçlama ve dar kalıplara sıkışmış dünyasından; batılı, kurumsal, metne dayalı ve toplumsal sorumluluk taşıyan modern bir sahne sanatına geçişin köklü hikâyesidir. Tanzimat ve Meşrutiyet yıllarında atılan amatör adımların; çöken bir imparatorluktan doğan genç Türkiye Cumhuriyeti’nin harcıyla birleşmesi, tiyatroyu sadece bir sahne gösterisi olmaktan çıkarmış; milletleşme sürecinin, kültür devrimlerinin ve toplumsal aydınlanmanın en ön cephedeki "okulu" haline getirmiştir.
Dönemin Genel Karakteri ve Zihniyeti
Cumhuriyet tiyatrosunun zihniyetini; harf inkılabı, Batılılaşma hamleleri, Anadolu’ya açılma ideali, darbeler, hızlı kentleşme ve değişen toplumsal değerler şekillendirmiştir. 1920’li ve 30’lu yıllarda Muhsin Ertuğrul’un disipliner neşteriyle kurumsallaşma adımları atılmış; devrimleri halka aktarma, tarih şuurunu pekiştirme ve yerli oyun yazarlığını teşvik etme misyonu öne çıkmıştır. 1950’lerden itibaren Devlet Tiyatroları’nın yaygınlaşması ve özel tiyatroların kurulmasıyla alan genişlemiş; Orhan Asena, Haldun Taner, Güngör Dilmen, Necip Fazıl, Turan Oflazoğlu ve Turgut Özakman gibi güçlü kalemlerle sahne sanatı estetik, psikolojik ve felsefi bir olgunluğa ulaşmıştır. Dönem; bireysel dramlardan tarihsel trajedilere, sınıfsal çatışmalardan absürt ve epik tiyatro denemelerine kadar çok sesli bir görünüm sergiler.
Gelenekselden Kurumsal Tiyatroya Geçiş
Cumhuriyet’in ilk onlarca yılında öne çıkan bu anlayış, sahneyi toplumsal değişimin ve ulusal kimlik inşasının ana merkezi olarak görmüş, şu temel ilkeler üzerinde yükselmiştir:
-
Toplumsal Eğitim ve Aydınlanma Misyonu: iyatro, geniş kitleleri eğiten, onlara yeni Cumhuriyet değerlerini, laikliği, kadın-erkek eşitliğini ve modern yaşam normlarını aktaran estetik bir kürsü olarak kabul edilir. Oyunlar net bir toplumsal mesaj taşır; halkı aydınlatmayı ve bilinçlendirmeyi hedefler.
-
Anadolu'ya Açılma ve Memleket Gerçekleri: İstanbul sahnelerine hapsolan tiyatro anlayışı kırılarak Anadolu insanının yaşamı, köy ile kent arasındaki uçurum, ağalık düzeni, batıl inançlar ve bürokrasi çarkında ezilen halk sahnede temsil edilir. Reşat Nuri Güntekin, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Cevat Fehmi Başkut gibi isimler bu çizginin öncüleridir.
-
Tarihsel ve Siyasal Hesaplaşmalar: Türk tarihi, Osmanlı’nın çöküşü, Millî Mücadele destanı ve saray içi iktidar savaşları sahneye taşınarak geçmiş ile günümüz arasında köprü kurulur. Tarihi şahsiyetler sadece birer kahraman değil; zaafları, hırsları ve trajedileriyle çok boyutlu karakterler olarak işlenir.
-
Geleneksel Tiyatronun Modernize Edilmesi: Orta oyunu, karagöz ve meddah gibi geleneksel seyirlik unsurlar tamamen terk edilmez; aksine bu gelenek Batılı tiyatro teknikleriyle sentezlenir. Batı dramaturgisi ile yerli motifler birleştirilerek milli bir sahne estetiği yaratılmaya çalışılır.
Modern, Epik ve Absürt Tiyatro Anlayışı
1960’lar sonrasında Türk tiyatrosu, dünya edebiyatıyla eş zamanlı olarak biçimsel yeniliklere ve felsefi arayışlara yönelmiş, şu temel sütunlar üzerine inşa edilmiştir:
-
Bireyin Varoluşsal Bunalımı ve Psikolojik Derinlik:: Toplumsal temaların yanında; modern insanın yabancılaşması, yalnızlığı, vicdan azabı, ölüm korkusu ve içsel krizleri derinlemesine incelenir. Karakterlerin zihinsel dünyası sahnede psikolojik bir gerilime dönüşür.
-
Epik Tiyatro ve Haldun Taner Ekolü: Bertolt Brecht’in kuramcısı olduğu epik tiyatro anlayışı, Türk edebiyatında Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı ile zirveye ulaşır. Seyircinin oyuna kendini kaptırması (illüzyon) engellenir; araya giren şarkılar, korolar ve anlatıcılar aracılığıyla seyircinin mesafeli durması, durumu eleştirel ve akılcı bir gözle değerlendirmesi sağlanır.
-
Geleneksel Kabare ve Siyasi Mizah: Toplumsal aksaklıkları, siyasi yozlaşmaları ve bürokrasiyi hicvetmek amacıyla kabare tiyatroları (Devekuşu Kabare vb.) kurulur. Güncel olaylar mizahi, iğneleyici ve eleştirel bir dille sahnede tiye alınır.
-
Absürt (Uyumsuz) Tiyatro Denemeleri: lasik mantık silsilesini, sebep-sonuç ilişkisini ve geleneksel olay örgüsünü reddeden absürt tiyatroda (özellikle Güngör Dilmen ve Sermet Çağan eserlerinde); yaşamın anlamsızlığı, iletişimsizlik ve sistemin saçmalığı sembolik, alışılmadık bir sahne diliyle sunulur.
-
Dramaturjide Çeşitlilik ve Metinlerarasılık: Mitoloji, eski uygarlık anlatıları, halk efsaneleri ve evrensel klasikler yeniden yorumlanır. İnsanlığın değişmeyen iktidar, adalet ve varoluş tutkuları tarihsel/mitolojik bir dekor önünde çağdaş seyirciye sunulur.
Tiyatro Yazarları

MUHSİN ERTUĞRUL
1892 yılında İstanbul’da doğan Muhsin Ertuğrul, gençlik yıllarından itibaren tiyatroya sarsılmaz bir tutkuyla bağlanmış, II. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamında ilk sahne tecrübelerini yaşamıştır. Fransa ve Almanya’ya giderek dönemin avangard tiyatro akımlarını, Max Reinhardt gibi dev rejisörlerin reji tekniklerini ve Batı’nın disiplinli sahne kültürünü yerinde inceleme fırsatı bulmuştur. Yurda döndüğünde, çökmekte olan bir imparatorluğun ve ardından kurulan genç Cumhuriyet’in kültür hayatına yön vermek üzere kolları sıvamış; Osmanlı’dan kalma dağınık, amatör ve geleneksel seyirlik unsurlara sıkışmış tiyatro ortamını kurumsallaştırmak için ömrünü bu sanata adamıştır.
İstanbul Şehir Tiyatroları’nın (Darülbedayi) ve Devlet Tiyatroları’nın kuruluşunda, teşkilatlanmasında ve kurumsallaşmasında başmimarlık yapan Muhsin Ertuğrul; sadece bir oyuncu veya yönetmen değil, aynı zamanda Türk tiyatrosunu çağdaş medeniyet seviyesine taşıyan disiplinli bir kültür devrimcisidir. Batı tarzı profesyonel tiyatro pedagojisini Türkiye’ye getirmiş, oyunculuk ve reji anlayışına katı bir disiplin kazandırmıştır. Tiyatronun yanı sıra Türk sinemasının ilk dönemine de uzun yıllar tek başına yön veren usta sanatçı; halkı eğitmenin, aydınlatmanın ve toplumsal dönüşümü gerçekleştirmenin en etkili yolunun sahne sanatları olduğuna inanmıştır.
Sahnede disiplini, dakikliği ve ciddiyeti ilke edinen, oyunculardan seyircilere kadar herkesi tiyatronun kutsal mabedine saygı duymaya zorlayan anlayışıyla; Türk tiyatrosunu modern rejisörlük (yönetmenlik) kavramıyla tanıştırmış ve Cumhuriyet dönemi sahne sanatlarının en kurucu, en sarsıcı ve en vazgeçilmez figürü haline gelmiştir.
Tiyatro Anlayışı
-
Toplumsal Aydınlanma ve Okul Olarak Tiyatro: Tiyatroyu sadece bir eğlence veya vakit geçirme aracı olarak değil, toplumu dönüştüren, eğiten ve aydınlatan çağdaş bir "halk okulu" olarak görür. Sanatın toplumsal bir misyonu olduğuna inanır; tiyatro vasıtasıyla bireylere estetik zevk, vatandaşlık bilinci ve modern dünyanın değerleri aşılanmalıdır.
-
Batılı Anlamda Rejisör Tiyatrosu ve Disiplin: Geleneksel Türk tiyatrosundaki (orta oyunu, tuluat) doğaçlama ve başıboş anlayışı reddederek metne sadık, rejisörün (yönetmenin) otoritesine dayalı Batılı tiyatro disiplinini getirmiştir. Sahne tasarımından ışığa, oyunculuktan kostüme kadar her unsurun tek bir estetik vizyon çerçevesinde birleştiği bütüncül bir reji anlayışını savunur.
-
Yerli Dramatürji ve Türk Oyunyazarlığı Teşviki: Batı klasikleri ile dünyaca ünlü modern oyunları Türkçeye kazandırıp sahnelerken, bir yandan da milli bir tiyatro edebiyatının doğması için yerli yazarları aralıksız desteklemiştir. Musahipzade Celal, Faruk Nafiz Çamlıbel, Reşat Nuri Güntekin ve Nazım Hikmet gibi isimlerin oyunlarını sahneye taşıyarak Türk tiyatro literatürünün zenginleşmesine öncülük etmiştir.
-
Kadın Oyuncuların Sahneye Kazandırılması: Müslüman Türk kadınlarının sahneye çıkmasının önündeki toplumsal ve hukuki engelleri kaldırmak için büyük bir mücadele vermiştir. Afife Jale başta olmak üzere Türk kadın oyuncuların yeteneklerini sahnede sergilemelerine imkân tanımış, sahne sanatlarında cinsiyet eşitliğinin sağda solda değil sahnede başlaması gerektiğini kanıtlamıştır.
-
Kurumsallaşma ve "Bölge Tiyatroları" İdeali: Tiyatronun sadece İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerin tekelinde kalmasını reddetmiş, tiyatroyu Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yaymayı hedeflemiştir. Bölge tiyatroları, çocuk tiyatroları ve gezici kumpanyalar kurarak "Her yerde tiyatro, herkes için tiyatro" ilkesini hayat boyu savunmuştur.
-
Oyun Yazarlığından Ziyade Rejisörlük, Çevirmenlik ve Yapıcılık: Kendisini bir tiyatro yazarı olarak konumlandırmak yerine, Batı tiyatro edebiyatının önemli eserlerini dilimize kazandıran bir çevirmen, metinleri sahneye aktaran rejisör (yönetmen) ve tiyatro kurumlarını inşa eden bir teşkilatçı olarak öne çıkar. Üretim gücünü yeni oyunlar yazmaya değil; dünya dramaturjisini Türkçeye çevirmeye, sahne arkasındaki rejiyi yönetmeye ve Türk tiyatrosunun kurumsal, idari ve teknik altyapısını kurmaya adamıştır.

ORHAN ASENA
1911 yılında Diyarbakır’da doğan Orhan Asena, ilk ve ortaöğrenimini Diyarbakır ve Elazığ’da tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuştur. Uzun yıllar çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı olarak Anadolu’nun çeşitli illerinde ve Ankara’da hekimlik yapmış; bir yandan insan bedenini iyileştirirken diğer yandan toplumun ruhsal, tarihsel ve siyasal krizlerine tiyatro kalemiyle neşter vurmuştur. Tıbbın getirdiği gözlem yeteneğini, insanın iç çatışmalarını ve iktidar arzularını çözümlemede bir enstrüman olarak kullanmıştır.
İlk edebiyat ürünlerini şiir türünde verse de 1950’li yıllardan itibaren tamamen tiyatroya yönelmiş; kaleme aldığı onlarca nitelikli eserle Türk tiyatrosunun en üretken ve en saygın dramaturglarından biri haline gelmiştir. Türk edebiyatında "Hürrem Sultan" yazarı olarak özdeşleşen sanatçı, Devlet Tiyatroları’nda en çok sahnelenen oyunların sahibi olmuş; Türk tiyatrosuna tarihsel trajedinin ve psikolojik derinliği olan dram türünün en olgun örneklerini kazandırarak Türk tiyatrosunun "Shakespeare’i" olarak anılmıştır.
İktidar hırsının insan ruhunu nasıl yozlaştırdığını, bireyin kendi tutkularıyla ve toplumla girdiği amansız çatışmaları tarihsel ve mitolojik düzlemde işleyen Asena; evrensel insanlık trajedisini Türk tiyatro sahnesine taşıyan en güçlü, en sarsıcı ve en vazgeçilmez oyun yazarlarımızdan biridir.
Tiyatro Anlayışı
-
İktidar Tutkusu ve Bireysel Trajedi: Oyunlarının merkezine "güç ve iktidar" olgusunu yerleştirir. İktidar hırsının, taht kavgalarının ve siyasi hırsların insanı nasıl kendi öz değerlerine yabancılaştırdığını, vicdanıyla karşı karşıya getirdiğini ve kaçınılmaz bir yıkıma sürüklediğini trajik bir derinlikle işler.
-
Tarihsel ve Mitolojik Malzemenin Çağdaş Yorumu: Tarihi olayları veya mitolojik efsaneleri sahneye taşırken onları basit birer geçmiş anlatısı olarak bırakmaz. Tarihsel dekor ve kişilerin arkasında; her çağda geçerli olan evrensel insanlık krizlerini, güç odaklarını ve güncel psikolojik/toplumsal çatışmaları açığa çıkarır.
-
Psikolojik Derinlik ve Karakter Yaratma Becerisi: Karakterlerini tek boyutlu "iyi" ya da "kötü" olarak değil; zaafları, hırsları, vicdan azapları ve içsel çelişkileriyle çok boyutlu biçimde inşa eder. Karakterlerin zihnindeki ve ruhundaki fırtınaları sahneye yansıtarak seyircide katarsis (duygusal arınma) yaratır.
-
Şiirsel, Dramatik ve Güçlü Sahne Dili: Şairlik geçmişinin de getirdiği imkanlarla son derece akıcı, etkileyici ve dramatik gerilimi yüksek bir tiyatro dili kullanır. Sözü eyleme dönüştürmedeki başarısı, diyalogların ritmi ve tiratların rhetorical (hitabet) gücü oyunlarının sahne başarısını doğrudan artırır.
-
Oyun Yazarlığına Odaklanan Sanat Anlayışı: Muhsin Ertuğrul gibi tiyatronun kurumsal veya reji tarafında duran isimlerin aksine, üretimini doğrudan "metin yazarlığı ve dramaturji" üzerine yoğunlaştırmıştır. Kendisi yönetmen veya oyuncu değil; oyun yazarlığını bir zanaat ve edebiyat disiplini olarak en üst seviyeye taşıyan özgün bir tiyatro yazarıdır.
Tiyatroları:
-
Gılgamış - Tanrılar ve İnsanlar: Mezopotamya’nın ünlü Gılgamış Destanı’ndan yola çıkarak kaleme aldığı mitolojik dramdır. İnsanlığın ölümsüzlük arayışını, tanrısal güç karşısındaki çaresizliğini ve insanın kendi sınırlarıyla yüzleşmesini evrensel bir boyutta sahneler.
-
Kanuni Sultan Süleyman Dörtlemesi (İlk Yıllar, Hürrem Sultan, Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe, Sığıntı) Osmanlı tarihinin Kanuni Sultan Süleyman dönemini ve özellikle iktidar, taht mücadelesi, aile ilişkileri ve insanın iktidar karşısındaki tutumunu ele alan dört tiyatro oyunundan oluşur. Eser, Taht ve Baht Dörtlemesi adıyla da bilinir. İlk Yıllar – Roksolan, dörtlemenin olaylar bakımından başlangıcını oluşturur. Oyunda, saraya cariye olarak gelen Roksolan’ın zamanla Hürrem Sultan’a dönüşmesi anlatılır. Hürrem Sultan, dörtlemenin en bilinen oyunlarından biridir ve 1959'da ilk kez Ankara Büyük Tiyatro'da sahnelenmiştir. Oyunda Hürrem’in sarayda giderek güçlenmesi, Sultan Süleyman üzerindeki etkisi ve Şehzade Mustafa’nın geleceğiyle ilgili gelişmeler ön plana çıkar. Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe, dörtlemenin üçüncü oyunudur. Oyunun merkezinde Kanuni’nin oğulları Şehzade Bayezid ile Şehzade Selim arasındaki taht mücadelesi bulunur. Sığıntı ise dörtlemenin son oyunudur ve Kanuni’nin hayatının son dönemlerine doğru ilerleyen olayları ele alır.
-
Âlemdar Mustafa Paşa - Tohum ve Toprak: Oyunun merkezinde Osmanlı Devleti’nin 1808-1809 yıllarındaki siyasal çalkantıları ve Alemdar Mustafa Paşa’nın iktidar mücadelesi bulunur. Olay örgüsü, Kabakçı Mustafa İsyanı sonrasında III. Selim’in tahttan indirilmesi ve öldürülmesiyle başlayan siyasal kriz çevresinde gelişir. Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa Paşa, III. Selim’i yeniden tahta çıkarmak amacıyla İstanbul’a gelir; ancak onun öldürüldüğünü öğrenir. Bunun üzerine II. Mahmud’u tahta geçirir ve sadrazam olur. Böylece bir yandan II. Mahmud’un tahtını korumaya, diğer yandan Osmanlı Devleti’nde reformlar yapmaya çalışır.
-
Simavnalı Şeyh Bedrettin: Eser, Osmanlı Devleti’nin Fetret Devri sonrasında yaşamış olan Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin’in hayatını ve düşüncelerini konu alır. Bedrettin, yalnızca bir din âlimi ve mutasavvıf olarak değil, toplumdaki eşitsizliklere karşı çıkan ve daha adil bir düzen arayan bir düşünür olarak ele alınır. Onun çevresinde toplanan insanlar ve özellikle Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal üzerinden gelişen hareket, devlet otoritesiyle karşı karşıya gelir.
-
Atçalı Kel Mehmet: Oyun, Aydın yöresinde 1829-1830 yıllarında Osmanlı yönetimine karşı ayaklanan ve kısa süreliğine bölgede hâkimiyet kuran Atçalı Kel Mehmet Efe’nin hayatından esinlenmiştir. Olay örgüsü, Kel Mehmet’in gençlik yıllarında yaşadığı bir aşk ve haksızlık deneyimiyle başlar. Mehmet, köy ağasının kızı Fatma’ya âşıktır. Fatma’nın kendisine verilmemesi üzerine yaşadığı hayal kırıklığı ve uğradığını düşündüğü haksızlık, onu dağa çıkmaya yöneltir. Ancak Mehmet’in kişisel isyanı zamanla genişler; çevresindeki yoksul ve ezilen insanların sorunlarını görmeye başlar ve onların koruyucusu hâline gelir. Böylece bireysel bir başkaldırı, giderek toplumsal bir mücadeleye dönüşür.
-
Yıldız Yargılanması: Eserin olay örgüsü, Osmanlı padişahı Sultan Abdülaziz’in ölümünün ardından yaşanan gelişmeler çevresinde şekillenir. Abdülaziz, 1876’da tahttan indirildikten sonra Feriye Sarayı’nda ölü bulunur. Ölümünün intihar mı yoksa cinayet mi olduğu tartışması devam eder. Aradan yaklaşık beş yıl geçtikten sonra, II. Abdülhamid döneminde, Yıldız Sarayı’nın bahçesinde özel bir mahkeme kurulur ve dönemin önemli devlet adamlarından Mithat Paşa, Abdülaziz’in öldürülmesiyle bağlantılı olmakla suçlanarak yargılanır.
-
Şili Üçlemesi (Şili'de Av, Bir Başkana Ağıt, Ölü Kentin Nabzı): Orhan Asena’nın Şili Üçlemesi, 1973 yılında Şili’de gerçekleşen askerî darbeyi, Salvador Allende’nin iktidardan düşürülmesini ve darbe sonrasında oluşan baskı ortamını konu alan üç tiyatro oyunundan oluşan bir bütündür.
-
Gecenin Sonu: Tek perdelik bir tiyatro oyunudur. Eserin merkezinde insanın ölüm, korku, yalnızlık ve yaşam karşısındaki tutumu bulunur. Olay örgüsü, bir gece boyunca gelişen gerilim ve karakterlerin yaşadığı iç hesaplaşmalar çevresinde şekillenir.
-
Kocaoğlan: Eserin merkezinde Kocaoğlan adlı, iri yapılı, saf ve toplumun alışılmış ölçülerine göre “yarım akıllı” kabul edilen bir adam bulunur. Kocaoğlan, çevresindeki olayları kendine özgü bir biçimde algılar ve çoğu zaman toplumun koyduğu kurallara uyum sağlayamaz. Onun saflığı ve olaylara farklı bakışı, çevresindeki insanların davranışlarını ve toplumdaki ilişkileri görünür hâle getirir. Bu nedenle eser, yalnızca Kocaoğlan’ın başından geçenleri anlatmakla kalmaz; toplumun “normal” kabul ettiği davranışları da sorgular.
-
Fadik Kız: Yazarın tarihî olaylardan yararlanmayan ve doğrudan toplumsal sorunlara yönelen eserleri arasında yer alır. Türk tiyatrosunda özellikle kadının toplumdaki konumu, ekonomik bağımlılık ve erkek egemen toplumun kadın üzerindeki baskısı bakımından önemli bir eserdir. Olay örgüsü, Anadolu'daki bir köyde yaşayan genç kız Fadik’in hayatı çevresinde gelişir. Fadik, ailesinin yoksulluğu içinde yaşamaktadır. Babası Gömleksiz Ali, onu para karşılığında zengin bir erkekle evlendirmek ister. Bunun üzerine annesinin teşvikiyle Fadik köyden kaçar ve Ankara’ya gelir. Burada İpsiz Ali ile birlikte yaşamaya başlar ve zamanla çocuk sahibi olur. Ancak resmî bir nikâhı ve nüfus kaydı olmadığı için hukuken de güvencesiz durumdadır. Eserin sonunda Fadik, kötü yola düşerek geneleve sürüklenir. Burada eski eşi tarafından öldürülür.
-
Diğer tiyatro eserleri: Bir Kadın Üzerine Çeşitlemeler (El Kapısı, Geçkin Kız, İkili Yaşam, Ana), Kapılar, Korkunç Oyun, Yalan, Bir Başkana Ağıt, Toroslardan Öteye, Seyitbaşı Konağı, Ölümü Yaşamak, Sağırlar Sövüşmesi, Havicat Politikacı.

TURAN OFLAZOĞLU
1932 yılında Adana’da doğan A. Turan Oflazoğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı ile Felsefe bölümlerini bitirerek çift yönlü bir entelektüel derinlik kazanmıştır. Yükseköğreniminin ardından ABD’ye giderek Washington Üniversitesi’nde tiyatro değişimi, reji ve oyun yazarlığı üzerine eğitimler almış; dünyaca ünlü dramaturgların reji tekniklerini ve Batı tiyatrosunun çağdaş kurgu yapılarını yerinde incelemiştir. Uzun yıllar TRT’de prodüktörlük ve tiyatro müdürlüğü görevlerinde de bulunan sanatçı; felsefi birikimini, dil hâkimiyetini ve tiyatro bilgisini tek bir potada eriterek Türk tiyatro edebiyatına yön vermiştir.
İlk edebi çalışmalarına şiir ve çeviriyle başlasa da asıl gücünü ve şöhretini tiyatro oyunu yazarlığında göstermiştir. Shakespeare, Rilke, Hölderlin, Kafka, Nietzsche ve Lorca gibi dünya edebiyatının dev isimlerini üstün bir dil estetiğiyle Türkçeye kazandıran Oflazoğlu; çevirmenlikten elde ettiği imkânları kendi dramaturjisine ustalıkla entegre etmiştir. Kaleme aldığı eserlerde tarihi olayları basit birer kronolojik anlatı olmaktan çıkarıp insanın iktidar hırsı, tutkuları, trajik yalnızlığı ve varoluşsal sancılarıyla yüzleştiği felsefi/psikolojik birere alana dönüştürmüş; Türk tiyatrosunda "Tarihsel Trajedi" türünün en olgun ve erişilmez örneklerini vermiştir.
İnsanın kendi içindeki karanlıkla, iktidarın yıkıcı cazibesiyle ve kaderin kaçınılmaz cilvesiyle girdiği amansız mücadeleyi trajik bir dille sahneye taşıyan Oflazoğlu; Türk tiyatrosunu derin felsefi sorgulamalarla, metrik/ritmik bir dille ve sarsıcı karakter analizleriyle zenginleştiren en güçlü, en yetkin ve en vazgeçilmez oyun yazarlarımızdan biridir.
Tiyatro Anlayışı
-
Felsefi Derinlik ve Varoluşsal Sorgulama: Felsefe eğitimi almış olmasının etkisiyle oyunlarını sadece olay örgüsü üzerine kurmaz; varoluş, kader, adalet, ölüm, özgürlük ve insan ruhunun karanlık dehlizleri gibi felsefi temaları sorgular. Karakterleri sadece birer tarihi büst değil, varoluşsal krizler yaşayan düşünsel öznelerdir.
-
İktidarın Yozlaştırıcı Gücü ve "Deli" Figürleri: Eserlerinde iktidar tutkusunun insanı nasıl dönüştürdüğünü, mutlak gücün yarattığı yalnızlaşmayı ve akıl ile delilik arasındaki ince çizgiyi işler. Onun oyunlarında "delilik", çoğu zaman yozlaşmış bir dünyada hakikati görmenin ya da ağır iktidar yükü altında ezilmenin trajik bir sembolüdür.
-
Koro ve Trajik Unsur Kullanımı: Antik Yunan trajedilerinden ve Shakespeare tiyatrosundan aldığı ilhamla sahnede koro, simgesel anlatıcılar ve ritmik motifler kullanır. İnsanın trajik kaderini ve toplumsal vicdanı koroyu bir araç olarak kullanarak sahneye taşır.
-
Şiirsel, Ritmik ve İşlenmiş Tiyatro Dili: Türkçeyi kullanmadaki titizliği ve dil estetiğiyle öne çıkar. Oyunlarında düzyazı ile şiir (mısra) iç içe geçer. Ağdalı değil ancak son derece görkemli, ritmik, ölçülü ve tiratların dramatik gücünü zirveye çıkaran kurgusal bir sahne dili benimser.
Tiyatroları:
-
İktidar Üçlemesi (IV. Murat, Deli İbrahim, Kösem Sultan): Osmanlı tarihinin 17. yüzyılındaki saray ve iktidar mücadelelerini konu alan üç tarihî tiyatro oyunundan oluşur. İlk oyun olan IV. Murat, devlet otoritesini yeniden kurmaya çalışan IV. Murat’ın sert yönetimini ve iktidarı ele geçirme sürecini anlatır. Padişahın başlangıçtaki güçsüzlüğü zamanla yerini otoriter ve disiplinli bir yönetime bırakır. İkinci oyun olan Deli İbrahim, IV. Murat’ın ölümünden sonra tahta çıkan kardeşi I. İbrahim’in trajedisini konu alır. Uzun süre kafeste tutulduğu için padişahlığa psikolojik olarak hazırlanamayan İbrahim, iktidarın ağırlığı altında giderek dengesizleşir. Saray çevresindeki kişiler ve özellikle Kösem Sultan, onun hayatında önemli bir rol oynar. Üçlemenin son oyunu Kösem Sultan ise iktidarın doğrudan padişah olmayan bir kişi üzerindeki etkisine odaklanır. Kösem Sultan, oğullarının ve torununun hükümdarlığı döneminde devlet yönetiminde büyük bir güç sahibi olur. Ancak Turhan Sultan ile yaşadığı mücadele, onun iktidarını koruma çabasını giderek trajik bir noktaya taşır.
-
Genç Osman: Osmanlı padişahı II. Osman’ın (Genç Osman) hayatını ve trajik biçimde sona eren hükümdarlığını konu alan tarihî ve manzum bir tiyatro eseridir. Oyunun olay örgüsünün merkezinde, çok genç yaşta tahta çıkan Genç Osman’ın Osmanlı Devleti'ndeki bozulmaları fark etmesi ve bunları düzeltmeye çalışması vardır. Özellikle yeniçeri ve sipahi ocaklarının disiplinsizliği, devlet yönetimindeki sorunlar ve saray çevresindeki çıkar çatışmaları padişahın karşısına büyük engeller çıkarır. Genç Osman, orduda ve devlet düzeninde reform yapmak ister; ancak gençliği ve siyasi tecrübesizliği, çevresindeki güçlü gruplarla mücadele etmesini zorlaştırır. Genç Osman’ın özellikle yeniçerileri değiştirme düşüncesi, kendisine karşı büyük bir tepkinin oluşmasına neden olur. Sonunda isyan eden yeniçeriler tarafından tahttan indirilir ve Yedikule Zindanları’nda öldürülür.
-
Bizans Düştü - Fatih: İstanbul’un fethini ve II. Mehmet’in Fatih Sultan Mehmet’e dönüşümünü konu alan tarihî bir oyundur. Oyun, Oflazoğlu’nun Osmanlı tarihini kronolojik biçimde ele alan eserleri arasında ilk sırada yer alır. Üç perde ve on yedi sahneden oluşur ve nazım-nesir karışımı bir yapıya sahiptir. Olay örgüsünün merkezinde İstanbul’un fethi vardır. Genç Sultan Mehmet, Bizans’ın başkenti Konstantinopolis’i Osmanlı Devleti açısından hem askerî hem de siyasî bir engel olarak görür. Bizans tarafında ise İmparator Konstantin ve çevresindeki yöneticiler şehri savunmaya hazırlanır. Mehmet’in fetih planları ilerledikçe Bizans’ın içindeki anlaşmazlıklar, Avrupa’dan beklenen yardım ve Osmanlı yönetimindeki farklı görüşler de olaylara dâhil olur.
-
Cem Sultan: Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan’ın, babasının ölümünden sonra Osmanlı tahtı için ağabeyi II. Bayezid’le giriştiği mücadeleyi ve bu mücadelenin onu sürüklediği trajik hayatı anlatan iki perdelik bir tragedyadır. İki kardeş arasındaki mücadeleyi kaybeden Cem, Osmanlı topraklarından ayrılmak zorunda kalır. Ardından Mısır, Rodos, Fransa ve Roma gibi farklı merkezlerde bulunur ve yıllarca sürgün hayatı yaşar. Böylece başlangıçta bir taht mücadelesi olarak başlayan olaylar, Cem Sultan’ın giderek kendi ülkesinden ve ailesinden uzaklaşmasına yol açan büyük bir trajediye dönüşür.
-
III. Selim - Kılıç ve Ney: Osmanlı padişahı III. Selim’in hayatını, sanatçı kişiliğini ve gerçekleştirmek istediği yenilikleri konu alan üç perdelik bir tragedyadır. Oyunun temelinde, III. Selim’in sanatçı kimliği ile hükümdarlık sorumluluğu arasındaki çatışma bulunur. III. Selim, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu bunalımı görür ve devleti yeniden güçlendirmek için yenilikler yapmak ister. Bu dönemde özellikle Nizam-ı Cedid hareketi önem kazanır. Ancak padişahın karşısında değişime direnen gelenekçi çevreler ve özellikle Yeniçeri Ocağı’nın oluşturduğu güçlü muhalefet vardır. Böylece III. Selim’in yenilikçi düşünceleri ile mevcut düzeni korumak isteyen güçler arasında bir çatışma ortaya çıkar. Oyunun adındaki “kılıç” ve “ney” de eserin ana çatışmasını simgeler. Kılıç, hükümdarın devlet yönetme, mücadele etme ve gerektiğinde güç kullanma sorumluluğunu; ney ise III. Selim’in sanatçı, duyarlı ve iç dünyasına dönük tarafını temsil eder.
-
Yine Bir Gülnihal: Ünlü Osmanlı bestekârı İsmail Dede Efendi’nin hayatını ve özellikle sanatçı kişiliği ile özel yaşamı arasındaki çatışmaları konu alan iki perdelik müzikal bir oyundur. Oyunun olay örgüsünün merkezinde İsmail Dede Efendi’nin iki farklı dünyası bulunur. Dede Efendi, yaptığı bestelerle II. Mahmut’un takdirini kazanır ve sarayın himayesine girer. Ancak sarayda bulunduğu sırada haremdeki Gülnihal adlı cariyeye gönlünü kaptırır. Buradaki temel çatışma, Dede Efendi’nin Gülnihal’e duyduğu aşk ile eşi Gülnihal arasındaki duygusal bağdan kaynaklanır. İlginç biçimde eşinin adının da Gülnihal olması, oyundaki aşk ve sadakat çatışmasını daha karmaşık hâle getirir.
-
Keziban: Yazarın ilk tiyatro eseri olup köy hayatından ve kan davası geleneğinden hareket eden bir tragedyadır. Oyun tek perde ve üç sahneden oluşur. Olay örgüsünün merkezinde Keziban adlı yaşlı bir kadın vardır. Keziban’ın iki oğlu kan davasında öldürülmüştür. Bu olaydan sonra bütün yaşamını intikam düşüncesine adayan Keziban, oğullarının öcünü alması için torunu Ali’yi yetiştirir. Ancak Ali, büyükannesinin aksine barışçıl bir karakterdir ve kan dökmek istemez. Keziban ise ona sürekli olarak ailelerinin uğradığı haksızlığı hatırlatır ve intikam alması için baskı yapar. Ali sonunda bu baskıya dayanamayarak düşman ailenin Elmas adlı kadınını kaçırır ve onunla birlikte dağa çıkar. Burada düşmanlarından birini öldürür ancak kendisi de öldürülür. Kaçırdığı Elmas'ın hamile olduğu ortaya çıkınca Keziban, bu kez doğacak çocuğa umut bağlar. Ona göre bu çocuk, ailelerinin devamını sağlayacak ve bir gün intikamı sürdürecektir. Böylece kan davasının sona ermesi mümkünken, intikam düşüncesi yeni kuşağa aktarılmak üzere yeniden üretilir.
-
Elif Ana: Yazarın köy hayatını ve toplumsal sorunları ele aldığı eserlerinden biridir. 1979’da yayımlanan oyun, iki perdeden oluşan bir trajedidir. Eserin merkezinde, genç yaşta iki çocuğuyla dul kalan ve hayatını dürüstlük, iyilik ve insanlık değerlerini korumaya adayan Elif Ana bulunur. Olay örgüsünün temelinde Elif Ana ile Şükrü arasındaki çatışma vardır.
-
Allah'ın Dediği Olur:1967’de yayımlanan oyun, tek perdelik ve manzum bir komedidir. Oflazoğlu bu eserde köy toplumundaki ağalık düzenini, ekonomik sömürüyü ve dinî değerlerin çıkar amacıyla kullanılmasını mizahi bir anlatımla eleştirir. Oyunun merkezinde Habib Ağa ve ona karşı çıkan genç Osman bulunur. Habib Ağa, zenginliğini ve nüfuzunu kullanarak köylülerin topraklarını ve mallarını yavaş yavaş ele geçirir. Bunu yaparken kendisini silahlı, kaba bir ağa olarak göstermekten ziyade sürekli tespih çeker ve “Allah’ın dediği olur” diyerek yaptıklarını kader anlayışıyla meşrulaştırır. Böylece dinî söylemi, köylüleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek için kullanır.
-
Gardiyan: Diğer tarihî oyunlarından farklı olarak belirli bir tarihî olayı konu almak yerine insanın toplumsal baskılar karşısındaki durumunu sorgulayan, felsefî ve alegorik nitelikte bir eserdir. Olay örgüsünde, bir gardiyan ile mahkûmlar arasındaki ilişki merkezdedir. Mahkûmlar, görünüşte gardiyanın denetimi altındadır ancak zamanla gardiyanın asıl gücünün fiziksel zor kullanmasından çok, mahkûmların zihninde oluşturduğu korkudan kaynaklandığı görülür. Gardiyanın belindeki kırbaç bunun önemli bir sembolüdür. Kırbaç mahkûmlara karşı kullanılmasa bile yalnızca varlığıyla onları korkutur ve harekete geçmelerini engeller. Oyunun dikkat çekici yönlerinden biri, “mahkûm kim, gardiyan kim?” sorusunu ortaya çıkarmasıdır. Çünkü başlangıçta özgürlüğünden mahrum olan kişiler mahkûmlar gibi görünürken, onların korkuları ve kabulleri de onları kendi hapishanelerinin parçası hâline getirir. Gardiyan ise kendisini mahkûmların kader ortağı ve hatta insancıl bir kişi olarak sunar. Bu durum, eserde baskının yalnızca dışarıdan uygulanan fiziksel bir güç olmadığını; insanların korkuları, kabulleri ve itaatleri aracılığıyla da sürdürülebileceğini düşündürür.
-
Dörtbaşı Mamur Şahin Çakırpençe: 1991 yılında yayımlanan ve yazarın tarihî oyunlarından farklı olarak insanın karakter yapısına ve toplumsal ilişkilerine odaklanan eserlerinden biridir. Eserde insanın bir yandan güçlü, saldırgan ve hâkim olmaya çalışan, diğer yandan ise ezilen, savunmasız ve mazlum tarafı gösterilir. Bu nedenle oyun, belirli bir tarihî olayın anlatımından çok, insan ilişkilerindeki güç–güçsüzlük karşıtlığını görünür hâle getirir.
-
Diğer tiyatroları: Sokrates Savunuyor, Sinan, Kanuni, Korkut Ata, Yavuz Selim, Güzellik ve Aşk, Yine Bir Gülnihal.

GÜNGÖR DİLMEN
1930 yılında Tekirdağ’da doğan Güngör Dilmen (Kalyoncu), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü’nden mezun olmuştur. Eğitim yıllarında kazandığı Yunan ve Latin dili-edebiyatı birikimi, onun tiyatro kalemi için benzersiz bir estetik temel oluşturmuştur. Mezuniyetinin ardından ABD’ye giderek Yale ve Washington üniversitelerinde tiyatro ve reji eğitimi almış, Batı dramaturjisinin teknik inceliklerini ve avangard tiyatro akımlarını yerinde inceleme fırsatı bulmuştur. Türkiye’ye döndükten sonra İstanbul Şehir Tiyatroları’nda dramaturg, TRT İstanbul Radyosu’nda yayıncı ve çeşitli üniversitelerde tiyatro eğitmeni olarak görev yapmıştır.
Tiyatro hayatına 1959 yılında kaleme aldığı ve Sinan Cemgil ile paylaştığı bir yarışmada birincilik kazanan Midas’ın Kulakları ile fırtına gibi bir giriş yapmıştır. Sanat yaşamı boyunca mitolojiden, halk efsanelerinden, Anadolu’nun kadim tarihinden ve evrensel masallardan beslenen Dilmen; bu geleneksel malzemeyi çağdaş, eleştirel, ironik ve absürt tiyatro kalıplarıyla yeniden kurgulamıştır. Türk tiyatrosunu "Absürt (Uyumsuz) Tiyatro" kavramı ile tanıştıran ve bu türün en nitelikli, en estetik örneklerini veren öncü isim olmuştur.
Siyasi erkin saçmalığını, iktidar hırsının insani değerleri nasıl bozduğunu, toplumsal yozlaşmayı ve insanın evrensel çıkmazlarını mitolojik/alegorik bir zırh arkasında mizahi ve sarsıcı bir dille sahneye taşıyan Dilmen; Türk tiyatro edebiyatına biçimsel yenilikler ve entelektüel bir derinlik kazandıran en özgün, en yenilikçi ve en vazgeçilmez oyun yazarlarımızdan biridir.
Tiyatro Anlayışı
-
Absürt (Uyumsuz) Tiyatro ve İroni: Türk tiyatrosunda absürt tiyatro anlayışının kurucusu ve en büyük temsilcisidir. Mantık sınırlarını zorlayan durumlar, simgesel ögeler, mizahi ve iğneleyici (ironik) bir dille sistemin aksayan yönlerini, otoritenin saçmalığını ve insanın çaresizliğini sahneye taşır.
-
Mitoloji, Efsaneler ve Tarihsel Malzeme: Yunan mitolojisinden, Phrygia efsanelerinden, Anadolu medeniyetlerinden ve Mezopotamya mitlerinden geniş ölçüde yararlanır. Ancak tarihi ve mitolojiyi olduğu gibi aktarmaz; geçmişin masalsı atmosferini günümüzün siyasal, toplumsal ve bireysel sorunlarını eleştirmek için bir ayna olarak kullanır.
-
İktidar, Hırs ve Siyasi Yozlaşma Eleştirisi: Oyunlarında en sık işlediği temalardan biri yöneten-yönetilen ilişkisi ve iktidar erkinin doğasıdır. Gücü elinde tutanların hırslarını, küçük hesaplarını, halktan kopukluğunu ve kendi yarattıkları saçma kurallara nasıl esir olduklarını ince bir mizahla ifşa eder.
-
Şiirsel, Kıvrak ve Simgesel Sahne Dili: Klasik Filoloji eğitimi ve şairane zekası sayesinde son derece zengin, ritmik ve simgesel bir dille yazar. Metinlerindeki diyaloglar akıcı, imge yönü güçlü ve sahne aksiyonunu kesintisiz besleyen bir yapıya sahiptir.
Tiyatroları:
-
Canlı Maymun Lokantası: Absürt tiyatronun Türk edebiyatındaki en radikal ve sarsıcı örneklerinden biridir. Hong Kong’daki lüks bir lokantada, zengin Amerikalı turistlerin canlı bir maymunun beynini yemek istemeleri üzerinden gelişen olayları anlatır. Olay örgüsünün merkezinde, petrol zengini Amerikalı Mister Jonathan ve eşi Misis Jonathan bulunur. Çift, balayı için çıktıkları dünya gezisinde Hong Kong’a gelir ve farklı, sıra dışı yemekleri denemek amacıyla canlı maymun beyni servis eden bir lokantaya gider. Lokantada maymunun başı masanın ortasındaki bir delikten çıkarılacak ve beyni müşterilerin önünde yenilecektir. Ancak tam bu sırada maymun kaçar. Bunun üzerine ortaya çıkan Şair Wong, yoksul ailesine para bırakabilmek için maymunun yerine geçmeyi kabul eder. Böylece garson, Wong’un başını keser ve oyun son derece sarsıcı bir biçimde sona erer
-
Midas Üçlemesi (Midas'ın Kulakları, Midas'ın Altınları, Midas'ın Kördüğümü): Frigya Kralı Midas çevresinde şekillenen Midas’ın Kulakları, Midas’ın Altınları ve Midas’ın Kördüğümü adlı üç tiyatro oyunundan oluşur. Oyunlar farklı tarihlerde yazılmış olsa da ortak bir bütün oluşturur. Dilmen, Frigya mitolojisinden aldığı Midas öykülerini olduğu gibi aktarmak yerine onları yeniden yorumlayarak insanın tutkularını, iktidar arzusunu, hırslarını ve zaaflarını sorgular. Üçlemenin ilk oyunu Midas’ın Kulaklarıdır. Oyunda Midas, Apollon ile Pan arasındaki müzik yarışmasında Pan’ın müziğini beğenerek Apollon’un öfkesini üzerine çeker ve eşek kulaklarıyla cezalandırılır. Midas bu kulakları başlangıçta gizlemeye çalışır. Sırrını bilen berber ise bu sırrı içinde tutmakta zorlanır ve sonunda sırrı bir kuyuya fısıldar; sözler sazlar ve keçiler aracılığıyla yayılır. İkinci oyun Midas’ın Altınlarıdır. Burada Midas’ın tutkusu bu kez altın ve zenginliktir. Dünyadaki her şeye sahip olmak isteyen Midas, Dionisos’un gücünden yararlanarak dokunduğu her şeyin altına dönüşmesini sağlar. Başlangıçta bu gücü büyük bir nimet olarak görür; fakat kısa süre içinde yiyeceklerin, içeceklerin ve hatta sevdiklerinin altına dönüşmesi, zenginliğin mutluluk getirmediğini ortaya çıkarır. Üçlemenin son oyunu Midas’ın Kördüğümüdür. Burada Midas’ın tutkusu, dünyanın ve kaderin sırrını çözme arzusuna dönüşür. Mitolojide Gordios’un arabasının düğümünü çözen kişinin Asya’ya egemen olacağı söylenir. Midas bu düğümü çözmeye çalışırken yalnızca bir problemi çözmekle yetinmez; kaderi ve bilinmeyeni kendi iradesiyle kontrol etme isteğine kapılır. Bu tutku, onu ve ülkesini felakete sürükler.
-
Ayak Parmakları: Dilmen’in insanın kendisine ve kendi bedenine yabancılaşmasını ele alan dikkat çekici kısa oyunlarından biridir. Sıradan bir adam, günün birinde kendi ayak parmaklarının bağımsız hareket ettiğini, kendi iradesi dışında komutlar aldığını ve kontrolünden çıktığını fark eder.Adam, gitmek istediği yönün aksine onu farklı yerlere sürüklemeye çalışan ayak parmaklarıyla bir iktidar ve irade mücadelesine girer. Kendi bedeni üzerinde otorite kurmaya çalıştıkça parmakların direnciyle karşılaşır. Bedeni artık ona itaat etmeyen yabancı bir güç haline gelmiştir.
-
Devlet ve İnsan: Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki siyasî gelişmeleri ve özellikle Mithat Paşa ile II. Abdülhamit arasındaki mücadeleyi konu alan tarihî bir tiyatro eseridir. Mithat Paşa, anayasal yönetimi ve Meşrutiyet’i devletin kurtuluş yollarından biri olarak görürken Abdülhamit, padişahın otoritesini ve devlet üzerindeki merkezî hâkimiyetini korumaya yönelir. Bu nedenle iki karakter arasındaki mücadele, yalnızca iki kişinin siyasî anlaşmazlığı değildir; aynı zamanda meşrutiyet ile mutlakıyet, özgürlük ile otorite ve değişim ile mevcut düzen arasındaki çatışmayı temsil eder.
-
Galile'nin Günahları: Eser; bilim tarihinin en kritik kırılma noktalarından biri olan Galileo Galilei’nin Engizisyon mahkemesi karşısındaki yargılanma sürecini, bilim insanının sorumluluğunu ve iktidar-bilim çatışmasını sahneye taşır.
-
Deli Dumrul: Oyun, Dede Korkut Hikâyeleri’ndeki “Duha Koca Oğlu Deli Dumrul” hikâyesinden hareketle yazılmıştır; ancak Dilmen, bu geleneksel anlatıyı olduğu gibi aktarmak yerine çağdaş bir bakışla yeniden yorumlar.
-
Hasan Sabbah: 1983 yılında yayımlanan, Selçuklu tarihinden hareketle yazılmış iki perdelik ve on dört sahnelik bir tarihî tiyatro eseridir. Dilmen oyunda, 11. yüzyılda Alamut Kalesi’ni merkez edinerek etkisini genişleten Hasan Sabbah’ın faaliyetlerini konu alır.
-
Avcı Karkap: Tek perdelik kısa bir oyundur. Dilmen, bu oyunda avcı ile av arasındaki ilişkiyi gerçekçi bir av hikâyesi olarak değil, sembolik ve metaforik bir düzlemde ele alır. Karkap, doğada avladığı hayvanların peşinden gider; ancak zamanla avcı ile av arasındaki sınır ortadan kalkmaya başlar. Karkap’ın vurduğu karaca ve kaplan, aslında onun kendi varlığının farklı yönlerini temsil eder. Avladığı hayvanlara sıktığı kurşunların acısını kendi üzerinde hisseder. Böylece avcı, bir bakıma kendi kendisini avlayan bir kişiye dönüşür.
-
Akad'ın Yayı: Anadolu’nun çok eski kültürlerinden, özellikle Finike (Fenike) efsanesinden yararlanılarak oluşturulmuş bir eserdir. Olay örgüsünün merkezinde Akad adlı kişi bulunur. Akad, savaşta kullanılabilecek, son derece güçlü ve öldürücü bir yay yapar. Ancak Akad’ın amacı bu silahı insanları öldürmek veya savaşlarda üstünlük sağlamak için kullanmak değildir. O, gücün savaş ve yıkım yerine barışın hizmetinde kullanılmasını ister. Bu düşüncesi nedeniyle dönemin çıkarcı ve savaşçı düzeniyle çatışır ve giderek toplumun dışına itilir.
-
Hakimiyet-i Milliye Aşevi: Millî Mücadele dönemini konu alan tarihî bir oyundur. Oyunun olay örgüsü, 1920’lerin başındaki yoksul Ankara’da bulunan bir aşevinde gelişir. Aşevi, farklı düşüncelere ve görevlere sahip insanların bir araya geldiği bir mekân hâline gelir. Millî Mücadele'nin geleceğiyle ilgili gelişmeler, askerî ve siyasî haberler, halkın yaşadığı sıkıntılar ve savaşın getirdiği yoksulluk burada konuşulur. Böylece tek bir mekân üzerinden dönemin Ankara’sının atmosferi ve Kurtuluş Savaşı’nın kaygılı günleri sahneye taşınır. Eserin zaman çizgisi ilerledikçe mücadeleden Lozan Barışı'na açılan günlere ulaşılır. Oyunda İsmet Paşa, Rauf Bey, Yunus Nadi, Hakkı Behiç, Halide Edip, Adnan Bey ve Diyap Ağa gibi tarihî kişiler yer alır. Halide Edip, Ankara’ya gelişinden itibaren olayların önemli tanıklarından biri olarak gösterilir. Bu gerçek kişilerin aynı mekânda buluşturulması, dönemin farklı fikir ve kişiliklerini karşılaştırma imkânı verir.
-
Troya İçinde Vurdular Beni: Troya Savaşı’nı merkeze alan tiyatro eseridir. Mitolojik anlatıya uygun olarak savaşın görünürdeki nedeni, Paris’in Helena’yı Troya’ya götürmesidir/kaçırmasıdır. Bunun ardından Akhalarla Truvalılar arasında büyük bir savaş başlar. Ancak Dilmen, savaşın gerçek nedeninin yalnızca aşk veya kişisel bir mesele olmadığını gösterir. Oyunda tanrılar, devlet yöneticileri, savaş kışkırtıcıları ve sıradan insanlar savaşa farklı açılardan bakar. Böylece savaşın arkasındaki iktidar ve çıkar hesapları ile savaşın gerçek mağdurlarının yaşadığı acılar karşı karşıya getirilir.
-
Diğer tiyatroları: Ak Tanrılar, Ben Anadolu, Aşkımız Aksaray'ın En Büyük Yangını, Bağdat Hatun, Osmanlı Dram Kumpanyası, Kurban.

HALDUN TANER
1915 yılında İstanbul’da doğan Haldun Taner, Galatasaray Lisesi’nin ardından Heidelberg Üniversitesi’nde siyasal bilimler ve İstanbul Üniversitesi’nde Alman Filolojisi eğitimi almış; yükseköğrenimini Viyana Üniversitesi Max Reinhardt Tiyatro Enstitüsü’nde tiyatro bilimi ve dramaturji alanında tamamlamıştır. Batı’nın yüksek tiyatro kültürünü ve dramaturji tekniklerini Türkiye’ye taşıyan Taner; üniversitelerde tiyatro tarihi ve dramaturji dersleri vermiş, Milliyet gazetesinde kaleme aldığı fıkra ve eleştirilerle toplumsal ve sanatsal bilincin gelişmesine öncülük etmiştir.
Yazın hayatına öyküyle başlasa da 1950’li yıllardan itibaren tiyatroya yönelmiş; sadece oyun yazarı olarak kalmayıp 1967 yılında Zeki Alasya, Metin Akpınar ve Ahmet Gülhan ile birlikte kurduğu Devekuşu Kabare Tiyatrosu ile Türk tiyatrosuna kurumsal ve biçimsel olarak çağ atlatmıştır. Batılı tiyatro kuramlarını yerli geleneksel unsurlarla harmanlayan Taner; felsefi derinliği, rafine mizahı ve toplumsal eleştiriyi tek bir potada eriterek Türk tiyatrosunun en seçkin, en özgün ve en vazgeçilmez abidelerinden biri haline gelmiştir.
Türk tiyatrosunu "Epik Tiyatro" ve "Kabare Tiyatrosu" kavramlarıyla tanıştıran ve bu türlerin ilk ve en olgun örneklerini veren sanatçı; toplumsal çarpıklıkları ve bireysel zaafları zekice işlenmiş bir ironiyle sahneye taşıyarak Türk tiyatrosunun en kurucu ve evrensel kalemlerinden biri olmuştur.
Tiyatro Anlayışı
-
Epik Tiyatro ve Yerli Sentez: Bertolt Brecht’in kurucusu olduğu "Epik Tiyatro" anlayışını Türk edebiyatında uygulayan ilk ve en büyük isimdir. Ancak Batı’daki epik tiyatroyu doğrudan taklit etmek yerine; Karagöz, Orta Oyunu ve Meddah gibi Türk geleneksel halk tiyatrosu ögeleriyle sentezlemiştir. Sahnedeki illüzyonu yıkarak seyircinin oyuna kendisini kaptırmasını engeller; araya giren korolar, şarkılar ve anlatıcılar vasıtasıyla seyirciyi düşünmeye, sorgulamaya ve eleştirel bir mesafe almaya davet eder.
-
Kabare Tiyatrosunun Kuruculuğu: Toplumsal, siyasal ve kültürel aksaklıkları mizahi, iğneleyici ve taşlama (satir) yüklü bir dille eleştiren kabare tiyatrosu tarzını Türkiye’ye kazandırmıştır. Devekuşu Kabare bünyesinde sahnelenen oyunlarla güncel olayları, yozlaşan değerleri ve bürokrasiyi rafine bir mizahla eleştirmiştir.
-
Sınıfsal Çatışma, Gecekondu Gerçeği ve Toplumsal Eleştiri: Oyunlarında değişen toplum yapısını, köyden kente göçü, gecekondu kültürünü, lümpenleşmeyi, yozlaşan bürokrasiyi ve sahte aydın tipolojisini işler. Toplumsal sınıf farklarını ve çıkar ilişkilerini bireylerin trajikomik durumları üzerinden görünür kılar.
-
Zekice Kurgulanmış İroni, İnce Mizah ve Zengin Dil: Kaba güldürüye veya ucuz komediye asla prim vermez. Mizahını keskin bir zekâ, yüksek bir kültür birikimi, söz oyunları ve ironi üzerine kurar. Türkçeyi kullanmadaki ustalığı, diyaloglardaki ritm ve karakterlerin toplumsal katmanlarına uygun dil kullanımı sahnede yüksek bir dinamizm yaratır.
-
Metin Yazarlığı, Kuramcılık ve Yöneticilik: Tiyatroyu sadece oyun yazmaktan ibaret görmemiş; dramaturji eğitimi, eleştirmenliği, kurduğu kabare tiyatrosu ve eğitmenlik kimliğiyle sahne sanatlarının her aşamasında aktif bir kuramcı ve yönlendirici olarak bulunmuştur.
Tiyatroları:
-
Keşanlı Ali Destanı: Türk tiyatrosunun ilk epik tiyatro örneğidir. Sineklidağ adlı gecekonduda geçen oyun; işlemediği bir cinayet üzerine yıkılan ve bu sayede mahallenin kahramanı haline gelen Keşanlı Ali’nin öyküsünü anlatır. Eserin başkahramanı Keşanlı Ali, sevdiği kız Zilha’nın dayısının öldürülmesi üzerine suçlanan ve işlemediği bu cinayet nedeniyle hapse giren sıradan bir gençtir. Hapisteyken çevresindeki insanlar tarafından giderek bir kahraman olarak görülmeye başlar. Hapisten çıktıktan sonra Sineklidağ’a büyük bir törenle dönen Ali, mahallede muhtar seçilir ve burada düzen sağlamaya çalışır. Ancak Ali’nin kahramanlığı, gerçekte işlemediği bir cinayet üzerinden oluşturulmuş bir efsaneye dayanır.
-
Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım: Oyun, 31 Mart Vakası’ndan 12 Mart Muhtırası’na kadar uzanan yaklaşık yetmiş yıllık tarihsel süreçte Türkiye’de yaşanan siyasi ve toplumsal değişimleri, iki zıt karakter olan Vicdani ve Efruz üzerinden anlatır. Oyunun olay örgüsü, Vicdani ile Efruz’un çocukluklarından başlayarak hayatlarının farklı dönemlerini takip eder. İki arkadaşın yaşamları ilerledikçe Türkiye’de önemli siyasi ve toplumsal olaylar meydana gelir. Bu olaylar karşısında Vicdani görevine bağlı kalırken Efruz, içinde bulunulan dönemin şartlarından yararlanarak yükselir. Vicdani’nin iyi niyetli ve sorgulamayan tutumu onu sürekli mağdur ederken Efruz’un kurnazlığı ve çıkarcılığı ona başarı getirir. Böylece kişisel hikâyeler üzerinden toplumda “iyi olanın neden kaybettiği, çıkarcılığın neden ödüllendirildiği” sorusu ortaya konur.
-
Sersem Kocanın Kurnaz Karısı: Türk tiyatro tarihini ve aktörlük sanatını konu alan estetik bir başyapıttır. Molière’in George Dandin adlı oyununu sahnelemeye çalışan Fasulyeciyan’ın Ahmet Vefik Paşa yönetimindeki Osmanlı kumpanyası ele alınır. Oyun; geleneksel tuluat tiyatrosu ile Batılı anlamda metne dayalı tiyatronun çatışmasını ve sanata adanmış hayatların trajikomik çabasını sahneler.
-
Fazilet Eczanesi: Oyunun başkişisi Saadettin Dertsavar, yaklaşık 60 yaşında, geleneklerine bağlı ve mesleğini büyük bir titizlikle yapan bir eczacıdır. Uzun yıllardır işlettiği Fazilet Eczanesi’nde hazır ilaçlar yerine kendi hazırladığı ilaçları kullanmayı ve geleneksel eczacılık yöntemlerini sürdürmeyi savunur. Ancak oğlu Ünal, babasının aksine yenilikçi ve modern bir anlayışa sahiptir; eczacılığı sürdürmek yerine Roma’ya gidip heykeltıraş olmak istemektedir. Böylece baba ile oğul arasındaki çatışma, oyundaki eski ile yeni arasındaki temel çatışmayı temsil eder.
-
Huzur Çıkmazı: Taner’in diğer oyunlarından farklı olarak geniş toplumsal ve siyasal meselelerden çok, aile içindeki ilişkiler, evlilik, sevgi, kıskançlık ve aldatma üzerinde yoğunlaşır. Oyunun merkezinde Memnun Bey, eşi Zennube ve Doktor Hâzık arasındaki ilişki bulunur. Memnun Bey, karısını çok seven, ona karşı son derece ilgili ve iyi niyetli bir eştir. Ancak Memnun’un aşırı ilgisi ve sevgisi zamanla Zennube’yi bunaltır ve eşinden uzaklaşmasına neden olur. Zennube’nin yaşadığı bu duygusal değişim, evliliklerinin dışına taşan bir ilişkiye zemin hazırlar. Böylece oyunun temelini oluşturan karı-koca-sevgili aşk üçgeni ortaya çıkar.
-
Günün Adamı: Yazarın ilk tiyatro eseridir. Taner oyunu 1949’da yazmış, eser 1953’te İstanbul Şehir Tiyatroları repertuvarına alınmış ancak dönemin yöneticileri tarafından “sakıncalı” bulunarak sahnelenmesi engellenmiştir. Oyunun merkezinde bir ekonomi profesörü bulunur. Profesöre, üniversitedeki görevini bırakıp muhalefetteki bir siyasi partiye katılması ve siyasete girmesi teklif edilir. Profesör bu teklif karşısında kararsız kalır. Bir yandan bilim insanı olarak akademik yaşamını sürdürmek isterken diğer yandan ailesinin ve çevresinin etkisiyle siyasete atılmayı düşünür. Profesör sonunda siyasete girer ve bakanlık görevine kadar yükselir. Ancak siyaset dünyasına girdikçe başlangıçta düşündüğü idealist anlayış ile karşılaştığı gerçekler arasındaki farkı görmeye başlar. Siyasette kişisel çıkarlar, makam hırsı, entrikalar ve güç mücadeleleri ön plana çıkar. Böylece profesör, dürüst ve ilkeli bir insan olarak siyaset yapmanın ne kadar zor olduğunu fark eder.
-
Eşeğin Gölgesi: Taner, oyunun konusunu Antik Çağ’ın gezici hatip ve sofist filozofu Samsatlı Lukianos’un bir fıkrasından almıştır. Oyun, Abdalya adlı hayali bir ülkede geçer ve ülkedeki adalet, siyaset, basın, bürokrasi ve ekonomik düzen gibi alanların bozulmuşluğunu mizahi bir dille eleştirir. Olay örgüsünün merkezinde Şaban ile Mestan adlı iki yoksul çırak vardır. Şaban bir berberin, Mestan ise eşekçinin yanında çalışmaktadır. İki çırak arasında, bir eşeğin gölgesinden kimin yararlanacağı konusunda başlayan son derece basit bir tartışma kısa sürede büyür. Eşeğin sahibiyle eşeği kiralayan kişi arasındaki anlaşmazlık, zamanla kişisel bir mesele olmaktan çıkarılarak büyük bir davaya dönüştürülür.
-
Lütfen Dokunmayın: Oyunun merkezinde, Osmanlı sadrazamı Baltacı Mehmet Paşa ile Rus Çariçesi Katerina’nın karşılaşmasıyla ilgili yüzyıllardır anlatılan söylentiler bulunur. Halk arasında Baltacı Mehmet Paşa’nın Katerina ile birlikte olduğu ve bu nedenle Ruslarla anlaşma yaptığı şeklinde yaygın bir söylenti vardır. Taner ise bu söylentiyi kesin bir tarihî gerçek olarak sunmak yerine, farklı yorumların karşı karşıya geldiği bir tartışma alanına dönüştürür. Böylece tarihî kişilerin “hain”, “kahraman” veya “insancıl” olarak değerlendirilmesinin, olaylara hangi açıdan bakıldığıyla ilişkili olduğunu gösterir.
-
Diğer tiyatroları: Zilli Zarife, Huzur Çıkmazı, Astronot Niyazi, Aşk u Sevda, Dışardakiler, Dev Aynası, Değirmen Dönerdi, Vatan Kurtaran Şaban, Ha Bu Diyar, Dün Bugün, Yâr Bana Bir Eğlence, Ay Işığında Şamata, Hayırdır İnşallah.

AHMET KUTSİ TECER
1901 yılında Kudüs’te doğan Ahmet Kutsi Tecer, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun olmuş; Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe araştırmaları yapmıştır. Dönüşünde öğretmenlik, millî eğitim müdürlüğü, milletvekilliği ve UNESCO nezdinde kültür ataşeliği gibi idari ve kültürel görevlerde bulunmuştur. Edebiyat hayatına şair olarak başlasa da sanatsal gücünün en özgün meyvelerini folklor (halk bilimi) araştırmalarında ve tiyatro oyunculuğu/yazarlığında vermiştir. Sivas Millî Eğitim Müdürü iken Âşık Veysel’i keşfedip edebiyat dünyasına kazandırması ve Halk Şairleri Bayramı’nı düzenlemesi, onun yerli kültüre duyduğu derin bağlılığın simgesel örneklerindendir.
Tiyatro alanında Cumhuriyet döneminin "memleketçi" ve "halkçı" çizgisinin en önemli temsilcilerinden biri olan Tecer; kökleri Anadolu’nun masallarında, geleneksel seyirlik oyunlarında (orta oyunu, karagöz) ve halk efsanelerinde yatan milli bir tiyatro estetiği yaratmayı amaçlamıştır. Batılı tiyatro kalıplarını reddetmeden, Türk insanının ruhunu ve yerel kültür birikimini sahneye taşıyan Tecer; tiyatroyu Türk kültürünün değerlerini koruyan, yaşatan ve gelecek kuşaklara aktaran estetik bir köprü olarak görmüştür.
Geleneksel Türk tiyatrosunun biçimsel imkânlarını modern dramaturjiyle buluşturan sanatçı; halk motiflerinden, köy yaşamından ve tarihi unsurlardan beslenen eserleriyle Cumhuriyet dönemi Türk tiyatrosuna özgün bir kimlik kazandıran en kurucu ve müstesna kalemlerden biridir.
Tiyatro Anlayışı
-
Geleneksel Tiyatro ve Halk Folklorundan Beslenme: Oyunlarının temel harcını Anadolu halk kültürü, masallar, efsaneler, meddah ve orta oyunu gelenekleri oluşturur. Batı tiyatrosunu taklit etmek yerine; Türk insanının kendi öz kültüründen doğan yerli ve milli bir tiyatro dili kurmayı hedefler.
-
Memleketçi ve Kültürel Aşılama Misyonu: Tiyatroyu, Cumhuriyet devrimlerinin ve memleket gerçeklerinin halka sevdirilmesi için bir araç olarak görür. Oyunlarında Anadolu insanının saflığını, misafirperverliğini, değerlerini ve köy ile kent arasındaki insan bağlarını işler.
-
Şiirsel, Masalsı ve Ritmik Sahne Dili: Şair kimliğinin etkisiyle tiyatro metinlerinde masalsı, akıcı ve ritmik bir dil benimser. Tekerlemelerden, halk deyimlerinden, atasözlerinden ve manilerden yararlanarak sahne diyaloglarına zengin bir folklorik doku kazandırır.
-
Metin Yazarlığı, Kültür Adamlığı ve Araştırmacılık: Tiyatronun direktörlük veya reji kulvarından ziyade doğrudan "metin yazarlığı, kültür politikaları üretme ve halk bilimi araştırmacılığı" alanında durmuştur. Sanat birikimini yerli dramaturji metinleri yazmaya ve Türk halk kültürünün değerlerini tiyatro sahnesine taşımaya adamıştır.
Tiyatroları:
-
Köşebaşı: Oyunun temel mekânı, İstanbul’un Rüstempaşa semtinde üç yolun birleştiği bir köşebaşıdır. Tecer, bu mekânı yalnızca olayların geçtiği bir yer olarak değil, adeta oyunun başkahramanı olarak kullanır. Kahvehane, bakkal, evler ve sokak, mahalle halkının günlük hayatının sergilendiği bir sahne oluşturur. Eserde yaklaşık 24 saatlik bir zaman diliminde mahallede yaşayan insanların ilişkileri, dedikoduları, geçim sıkıntıları, umutları ve çatışmaları anlatılır. Olay örgüsünün merkezinde Macit Bey’in ölümü ve onun geçmişte yaşadığı aile meselesi bulunur. Macit Bey’in ilk evliliğinden olan oğlu, babasının genç karısıyla ilgili ortaya çıkan bir dedikodu nedeniyle babası tarafından evden kovulmuştur. Macit Bey’in ölümünden sonra yıllar önce mahalleden ayrılmış olan oğlu geri gelir. Ancak mahalle sakinleri onu tanımaz ve kim olduğunu anlamaya çalışırken çeşitli tahminler ve dedikodular ortaya çıkar. Bu olay, mahalledeki insanların geçmişi hatırlamasına ve birbirleriyle olan ilişkilerinin açığa çıkmasına neden olur. Eserin dikkat çekici yönlerinden biri ortaoyunu ile modern tiyatronun birleştirilmesidir. Tecer, geleneksel tiyatronun atmosferinden ve anlatım özelliklerinden yararlanırken modern bir oyun yapısı kurar. Oyundaki mahalle ortamı, karakterlerin günlük ve doğal konuşmaları, karşılıklı atışmalar ve toplumsal tipler bu geleneksel etkinin izlerini taşır. Ancak Tecer’in amacı ortaoyununu olduğu gibi yeniden canlandırmak değil, onun özelliklerinden yararlanarak çağdaş bir tiyatro oluşturmaktır.
-
Koçyiğit Köroğlu: Türk halk destanı Köroğlu’ndan yola çıkarak kaleme aldığı epik/masalsı bir tiyatro oyunudur. Bolu Beyi’nin zulmüne karşı dağlara çıkan Köroğlu’nun haksızlığa başkaldırısını, mertliğini ve halk kahramanına dönüşmesini sahneler. Eser, milli destanlarımızın modern tiyatroya nasıl uyarlanabileceğinin başarılı bir örneğidir. Oyunda Bolu Beyi, halka zulmeden, onların mallarını zorla alan ve baskıcı yönetimi temsil eden bir hükümdar olarak karşımıza çıkar. Köroğlu ise cesur, adalet duygusu güçlü ve halkın yanında yer alan bir kahramandır. Bolu Beyi’nin Köroğlu’nun babasının gözlerine mil çektirmesi, iki karakter arasındaki düşmanlığın temelini oluşturur. Köroğlu zamanla güçlenir ve Bolu Beyi’ne karşı mücadele ederek yalnızca kendi intikamını değil, ezilen halkın özgürlük ve adalet isteğini de temsil eder.
-
Bir Pazar Günü: Dekor ve sahne düzeninin oldukça sınırlı tutulduğu oyun, büyük ölçüde karakterlerin konuşmaları ve oyunculukları üzerine kuruludur. Oyunun olay örgüsü, bir pazar gününü birlikte geçiren iki evli çiftin etrafında gelişir. Başlangıçta birbirleriyle dost olan bu çiftler, birlikte kâğıt oynayarak vakit geçirir. Daha sonra varlıklı bir çiftin ve başka ilişkilerin de ortaya çıkmasıyla ortam değişir. Oyunun dikkat çekici bölümlerinden biri, üç ailenin yanında çalışan hizmetçilerin kendi aralarında yaptıkları konuşmalardır. Hizmetçiler, çalıştıkları ailelerin dışarıdan görünen yaşamlarıyla gerçek yüzleri arasındaki farkları tartışırlar. Böylece seyirci, toplumun farklı kesimlerindeki insanların birbirlerine karşı nasıl farklı davrandıklarını görür.
-
Yazılan Bozulmaz: Ahmet Kutsi Tecer’in Yazılan Bozulmaz, 1946’da Devlet Konservatuvarı Tatbikat Sahnesi’nde sahnelenen tek perdelik bir trajedidir. Tecer’in köy yaşamını konu alan ilk tiyatro eserlerinden biri olan oyun, Anadolu köylüsünün yaşamını, kader anlayışını ve özellikle çaresizlik karşısında kadere boyun eğmesini ele alır. Oyunun merkezinde Emine adlı köylü kadının yaşadığı çaresizlik vardır. Emine, kocasını yıllar önce kaybetmiş, oğlu İsmail ise köyden uzaklaşmıştır. Emine, sağır ve huysuz kayınvalidesi Nesibe ile birlikte yaşamaktadır. Köy toplumunda kadının tek başına yaşaması hoş karşılanmadığı için Emine giderek daha zor bir duruma düşer. Bu ortamda ortaya çıkan yanlış anlamalar ve kişiler arasındaki çatışmalar, olayların trajik bir biçimde gelişmesine yol aça
-
Satılık Ev: Değişen toplumsal yapı ve ekonomik koşullar karşısında çözülen bir ailenin, geçmişin anılarıyla dolu eski bir konak/ev üzerinden yaşadığı kuşak çatışmalarını ve hüzünlü dönüşümünü konu alan dramatik bir eserdir. Oyunun merkezinde Fehim Kaya ve eşi Ferhunde bulunur. Uzun süren bir hastalık sonrasında sağlığı bozulan Fehim, karısı Ferhunde’nin davranışlarından kuşkulanmaya başlar. Aralarındaki tartışmalar giderek büyür ve bir kavga sırasında Ferhunde evi terk eder. Böylece “ev” yalnızca barınılan bir mekân olmaktan çıkar; aile ilişkilerinin, güven duygusunun ve toplumsal değişimin simgesi hâline gelir.

TURGUT ÖZAKMAN
1930 yılında Ankara’da doğan Turgut Özakman, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra bir süre avukatlık yapmış; ardından Almanya’ya giderek Köln Üniversitesi Tiyatro Bilimi Enstitüsü’nde tiyatro ve dramaturji eğitimi almıştır. Yurda döndüğünde Devlet Tiyatroları’nda dramaturg, genel müdür yardımcısı ve genel müdür olarak görev almış; TRT’de Merkez Program Daire Başkanlığı ve Genel Müdür Yardımcılığı gibi üst düzey idari sorumluluklar üstlenmiştir. Ayrıca Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde (DTCF) uzun yıllar dramatik yazarlık dersleri vererek yetişen onlarca tiyatro yazarına hocalık etmiştir.
Yazın hayatına öykü ve tiyatro oyunlarıyla başlayan Özakman, 2000’li yıllarda kaleme aldığı Şu Çılgın Türkler başta olmak üzere belgesel-roman serisiyle geniş kitlelerce tanınsa da Türk edebiyatındaki temel gücünü ve asıl kimliğini tiyatro oyunculuğu/yazarlığında göstermiştir. Tiyatroyu insanı anlamanın, toplumsal dönüşümü kavramanın ve cumhuriyet değerlerini kuşaklara aktarmanın en etkili yolu olarak gören sanatçı; teknik kusursuzluğu, güçlü dramaturjisi, kıvrak mizahı ve derin gözlem yeteneğiyle Cumhuriyet dönemi Türk tiyatrosunun en üretken ve en saygın şahsiyetlerinden biri olmuştur.
Oyunlarında bireysel krizlerden kuşak çatışmalarına, bürokrasi eleştirisinden Millî Mücadele destanına kadar son derece geniş bir yelpazeyi işleyen Özakman; sahne tekniğine hâkimiyeti, sıcak insan sevgisi ve usta işi diyalog kurgusuyla Türk tiyatro edebiyatına yön veren en kurucu ve vazgeçilmez oyun yazarlarımızdan biridir.
Tiyatro Anlayışı
-
Kuşak Çatışması ve Aile Kurumunun Çözülüşü: Oyunlarının önemli bir kısmında Cumhuriyet sonrası hızlı toplumsal değişimin aile içi ilişkilere yansımasını işler. Eski değerlerle yeni yaşam tarzının çatışması, ebeveyn-çocuk iletişimsizliği ve geleneksel yapıların çöküşü mizahi ve dramatik bir dengede sunulur.
-
Toplumsal Eleştiri, İroni ve İncelikli Mizah: Siyasi yozlaşmaları, bürokratik engelleri, lümpenleşmeyi ve kitlelerin cehaletini iğneleyici bir dille eleştirir. Ancak mizahı hiçbir zaman yıkıcı veya karamsar değildir; eleştirisinin altında insanı anlamaya çalışan sevecen, yapıcı ve umutlu bir yaklaşım yatar.
-
Mükemmel Sahne Tekniği ve Dramaturjik Yetkinlik: Tiyatro bilimi eğitimi almasının ve yıllarca hocalık yapmasının getirdiği avantajla oyunlarının matematiksel kurgusu kusursuzdur. Aksiyonun temposu, düğüm noktaları ve karakter giriş-çıkışları sahne pratiğine tam uyum sağlar.
-
Millî Mücadele Şuur ve Tarih Bilinci: Tarihi, kuru bir geçmiş anlatısı olarak değil; geleceği inşa eden bir hafıza olarak görür. Kurtuluş Savaşı’nı, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarını ve bu uğurda verilen insani fedakârlıkları tarafsız, belgeselci ama bir o kadar da coşkulu bir dille sahneye ve romana aktarır.
Tiyatroları:
-
Pembe Evin Kaderi: Türk tiyatrosunda kuşak çatışması ve toplumsal değişim temalarını işleyen en başarılı klasiklerden biridir. Hikâye, eski Osmanlı kabile kültürünü ve geleneklerini temsil eden dede (Mihrat Bey), Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki uyum çabasını simgeleyen baba ve modern çağın yüzeysel/maddiyatçı dünyasına kapılan torunlar etrafında şekillenir. Ailenin bir arada yaşama simgesi olan "Pembe Ev"ın satılması veya yıkılması gündeme geldiğinde; geçmişe sadık kalmak isteyenlerle evi ekonomik bir rant olarak gören yeni kuşak karşı karşıya gelir. Büyükbaba Hulusi Bey, büyükanne Nazlı Hanım, kalfa ve ailenin genç üyeleri arasındaki konuşmalar, kuşakların dünyaya ne kadar farklı baktığını gösterir. Özellikle gençlerin eski evden ve geleneksel yaşamdan uzaklaşma isteği giderek belirginleşir. Zamanla apartman hayatı, genç kuşağın gözünde daha çağdaş ve cazip bir yaşam biçimi olarak öne çıkar.
-
Ocak: Turgut Özakman’ın 1962 yılında kaleme aldığı Ocak, Türk tiyatrosunda aile içi dayanışmayı, ekonomik sıkıntılar karşısındaki tutunma çabasını ve umudu en içten ve sıcak duygularla işleyen klasikleşmiş bir toplumsal dramdır. Oyunun merkezinde Tarık, Safiye, Büyükanne ve çocukları Fazıl, Nihat, Sevda ve Özcan’dan oluşan yedi kişilik bir işçi ailesi vardır. Aile, ekonomik sıkıntılar nedeniyle dar bir yaşam alanında birlikte yaşamak zorundadır. Her aile bireyinin farklı hayalleri, beklentileri ve kişiliği vardır. Ancak geçim sıkıntısı, bu farklılıkların zaman zaman çatışmaya dönüşmesine neden olur. Buna rağmen aile bireyleri birbirlerine bağlıdır ve yaşadıkları zorluklar karşısında birbirlerinden kopmamaya çalışırlar.
-
Güneşte On Kişi: Yazarın toplumsal eleştiri, bürokrasi ve insan ilişkilerini kara mizah ile dram harmanı bir dille işlediği önemli oyunlarından biridir. Oyunun merkezinde bir gazetede çalışan on kişi bulunur. Bu kişiler, gazeteciliğin toplum üzerindeki etkisine ve kamuoyunun gücüne inanarak sömürü, rüşvet, kara para ve ekonomik yozlaşmaya karşı mücadele etmeye karar verirler. Başlangıçta oldukça idealist olan bu grup, gazetecilik mesleğini yalnızca haber vermek için değil, toplumdaki yanlışlıkları düzeltmek için kullanmak ister. Böylece oyunun temel çatışması, idealist gazeteciler ile çıkar ilişkilerine dayanan düzen arasında kurulur. Olay örgüsünün ilerleyen bölümünde gazeteciler, karşı çıktıkları ekonomik ve toplumsal düzenin güçlü aktörleriyle mücadele ederler. Ancak bekledikleri gibi kamuoyundan yeterli desteği göremezler. Halkın ilgisizliği ve egemen güçlerin baskısı karşısında başlangıçtaki kararlılıklarını korumakta zorlanırlar. Zamanla kendi çıkarlarını düşünmeye başlar ve başlangıçta eleştirdikleri düzenin bir parçası hâline gelirler. Böylece oyunun en önemli ironisi ortaya çıkar: Yozlaşmaya karşı savaşmak için yola çıkan insanlar, sonunda yozlaşmanın içine çekilir.
-
Kanaviçe: Dış dünyadan koparak kendi yarattıkları sahte ve muhafazakâr kozada yaşayan üç yaşlı kadının trajikomik öyküsünü işleyen, Türk tiyatrosunun en nitelikli ince mizah ve toplumsal eleştiri örneklerinden biridir. Geçmişte yaşadıkları düş kırıklıkları veya erkeklere duydukları güvensizlik yüzünden üç kadın, konağı adeta dış dünyaya kapalı bir sığınak haline getirmiştir. Günlerini sürekli kanaviçe işleyerek, dışarıdaki hayatı günah ve tehlike olarak görerek geçirirler. Onlar için evlilik ve aşk, hayatı mahveden tuzaklardır. Bu korunaklı ve kasvetli dünyaya, yeğenleri Sibel’in aşık olması ve evlenmek istemesiyle bomba düşer. Yaşlı halalar, Sibel’i bu "tehlikeden" korumak, onu da kendileri gibi konağa hapsetmek ve kanaviçe işlemeye mahkûm etmek için büyük bir baskı kurarlar. Sibel’in aşkı uğruna direnişi ve dış dünyayı tercih etmesi, yaşlı kadınların yıllardır savunduğu dogmatik dünyanın çöküşünü başlatır. Konağın kapısı dışarıya açıldıkça halaların direnci kırılır ve değişimin kaçınılmazlığı gözler önüne serilir.
-
Fehim Paşa Konağı: Eser, II. Abdülhamid döneminin İstibdat (baskı) yıllarında geçer. Yazar; dönemin siyasal baskısını, ajan/hafiye ağını ve güç odaklarına yaranma çabasını, tiyatro ve zenne sevdalısı bir gencin gözünden eğlenceli ama bir o kadar da iğneleyici bir dille sahneler. Abdülhamid’in en nüfuzlu ve korkulan adamlarından Fehim Paşa’nın konağında eski bir kâtip olan Rasim Efendi, tek oğlu Yusuf’un dönemin geçer akçesi olan bir "kabadayı" veya "paşa adamı" olmasını hayal etmektedir. Oğlunu yetiştirmesi ve Fehim Paşa’nın gözüne sokması için kabadayılık dersleri aldırır. Yusuf da fiziken iri yarı olduğundan "Yedi-Bela Yusuf" namıyla anılmaya başlar. Yusuf’un iç dünyası ise bambaşkadır. Sert, kabadayı biri olmak yerine son derece ince ruhlu, naif ve sanata düşkün bir gençtir. En büyük tutkusu tiyatro yapmak, zenne (kadın kılığına giren erkek oyuncu) rolüne çıkmak ve raks etmektir. Babasının zorlamasıyla Fehim Paşa’nın konağına fedai/adam olarak girer ancak Paşa’nın karşısında kabadayılık yapmak yerine yeteneğini sergileyip raks etmeye başlayınca olaylar tamamen kontrolden çıkar.
-
Ah Şu Gençler: Gençler ile yetişkinler arasındaki iletişim kopukluğunu, kuşak çatışmasını ve karşılıklı önyargıları ele alan, mizahi ve müzikal özellikler taşıyan bir tiyatro eseridir. Oyun, klasik bir olay örgüsüne (giriş-gelişme-sonuç) dayanan tek bir hikâyeyi anlatmaz. Bunun yerine müzikler, danslar, korolar, anlatıcılar ve birbiriyle bağlantılı bağımsız skeçlerden (tablolardan) oluşan modern/epik bir kurguya sahiptir. Oyun toplam 37 tablodan oluşur. Bu tabloların bir bölümünde gençlerin yetişkinlere, diğer bölümünde ise yetişkinlerin gençlere bakışı sahneye taşınır. Böylece seyirci, aynı aile veya toplum içinde yaşayan iki kuşağın birbirini nasıl algıladığını görür. Örneğin gençler, anne babalarının kendilerini anlamadığını, sürekli eleştirdiğini ve isteklerini önemsemediğini düşünürken yetişkinler de gençleri sorumsuz, saygısız veya anlayışsız bulabilmektedir.
-
Diğer tiyatroları: Paramparça, Duvarların Ötesi, Resimli Osmanlı Tarihi, Babamla Birlikte, Ben Mimar Sinan, Sarıpınar 1914, Karagöz'ün Dönüşü, Ak Masal Kara Masal, Bir Şehnaz Oyun, Hastane, Darılmaca Yok, Kardeş Payı, Berberde, Delioğlan, Üç Destan.

REFİK ERDURAN
1928 yılında İstanbul’da doğan Refik Erduran, Robert Kolej’in ardından ABD’de Cornell Üniversitesi’nde tiyatro tarihi ve dramaturji eğitimi almıştır. Gazeteci, köşe yazarı, romancı ve tiyatro yazarı kimlikleriyle tanınan Erduran; Uluslararası Tiyatro Enstitüsü (ITI) Türkiye Merkezi Başkanlığı yapmış, gazete makaleleri ve tiyatro eleştirileriyle kültür hayatına uzun yıllar yön vermiştir.
1950’li yıllardan itibaren kaleme aldığı oyunlarla Cumhuriyet dönemi Türk tiyatrosunun en üretken isimlerinden biri olan sanatçı; Batılı anlamda "bulvar tiyatrosu" ve "düşünce/tezli tiyatro" kalıplarını Türk sahnesine başarıyla uygulamıştır. Oyunlarında teknik kusursuzluğu, sürükleyici entrikaları ve keskin mizahı öne çıkaran Erduran; toplumsal aksaklıkları, bireysel zaafları ve aydın-halk kopukluğunu sahne tekniğindeki ustalığıyla işlemiştir.
Tiyatro Anlayışı
-
Teknik Ustalık ve Sürükleyici Kurgu: Batı dramaturjisine ve sahne matematiğine son derece hâkimdir. Oyunlarında tempo hiç düşmez; merak unsuru (düğüm noktaları) ve beklenmedik olay akışları seyircinin ilgisini her an canlı tutar.
-
Sosyal Taşlama ve İnce Mizah: Toplumsal yozlaşmaları, siyasal çalkantıları, lümpenleşmeyi ve para hırsını doğrudan ajitasyonla değil; kıvrak bir mizah, ironi ve zekice kurgulanmış diyaloglar üzerinden eleştirir.
-
Birey ve Sistem Sorgulaması: Oyunlarında sistemin yozlaştırdığı bireyleri, sahte aydın tiplerini, bürokrasinin hantallığını ve değerler çatışmasını merkeze alır. İdealist insan ile çıkarcı düzen arasındaki gerilim temel temalarındandır.
Romanları:
-
Cengiz Han'ın Bisikleti: Oyunda olaylar, birden fazla kadınla evli olan Cengiz’in, yurt dışından gelecek eşi Suzan’ın diğer eşlerinden habersiz olması nedeniyle ortaya çıkan sorunlar etrafında gelişir. Suzan’ın gelişiyle Cengiz’in kurduğu düzen bozulur ve eşleri arasındaki kıskançlıklar, çatışmalar ve anlaşmazlıklar ortaya çıkar. Cengiz, gerçekleri gizleyerek bu karmaşık durumu kontrol altında tutmaya çalışır. Yaşanan olaylar, çok eşlilik ve geleneksel aile anlayışının yarattığı çelişkileri gözler önüne serer.
-
Bir Kilo Namus: Eser, adındaki metaforik ve ironik ifadeyle ("namus" kavramının kilo ile ölçülmesi) toplumun ahlak, namus ve vicdan gibi manevi değerleri nasıl maddileştirdiğini, yüzeyselleştirdiğini ve çıkarlara alet ettiğini sahnemize taşır. Karakterler kendi çıkarları söz konusu olduğunda savundukları ahlaki kuralları kolayca esnetirler. Böylece başlangıçta sıradan ve komik görünen olaylar, giderek toplumun değer yargılarındaki çelişkileri ortaya çıkaran bir çatışmaya dönüşür. Oyunun temelinde de toplum olma bilincine ulaşamamış, birbirleriyle bağları zayıflamış insanların yaşadığı sorunlar vardır.
-
Deli: Oyunda toplumsal sorunlar, özellikle para hırsı, çıkarcılık ve aile ilişkileri mizahi bir anlatımla ele alınır. Oyunun merkezinde Samiye Hanım vardır. Samiye Hanım oldukça zengin, ancak aynı zamanda paraya çok düşkün ve çıkarcı bir kadındır. Servetini daha da artırmak istediği için kızı Nermin’i, zengin bir ailenin oğlu olan Hamit’le evlendirmeye çalışır. Ancak Nermin bu evliliği istemez ve annesinin planını bozmak için dayısı Profesör Veli Tumalap’tan yardım ister.
-
Karayar Köprüsü: Olay örgüsü, hastalığı nedeniyle hayatını sorgulamaya başlayan Cem’in, amcası Şerif ve yengesi Semra başta olmak üzere çevresindeki insanların karmaşık ilişkileriyle karşılaşması üzerine kuruludur. Şerif’in çıkarcılığı, Semra’nın sevgisiz evliliği ve yeni heyecan arayışı, Cem’in yaşadığı sorunlarla birleşir. Böylece Erduran, bireysel ilişkiler üzerinden çıkarcılık, sevgisizlik, ahlaki çöküntü ve mutsuz aile yaşamını eleştirir.
-
Ramiz ile Jülide: Eser, adındaki trajik aşk masalı vurgusunun aksine; Türkiye’deki sınıf farklılıklarını, kültür çatışmasını, paranın insan ilişkileri üzerindeki dönüştürücü gücünü ve evlilik kurumunun arkasındaki pragmatik/çıkar odaklı pazarlıkları işler. Olaylar, geçmişte farklı alanlarda ün kazanmış Ramiz ile Jülide’nin yıllar sonra karşılaşmasıyla başlar. İkili yeniden birbirlerine yaklaşırken geçmişleri, toplumun değişen ahlak anlayışı ve çevrelerindeki insanların etkisi ilişkilerini zorlaştırır.
-
Metamorfoz: Refik Erduran’ın 1990’lı yıllarda kaleme aldığı ve TRT için senaryolaştırılıp televizyon dizisi/filmi olarak da geniş kitlelere ulaştırılan Metamorfoz (Başkalaşım), yazarın yakın dönem Türk siyasi ve iktisadi tarihine, sanayileşme hamlelerine ve cumhuriyet aydınlarının dönüşümüne odaklandığı en önemli biyografik/tezli dramlarından biridir. Eser, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk sanayicilerinden ve girişimcilerinden biri olan Atatürk'ün yakın arkadaşı Nuri Demirağ'ın gerçek hayat öyküsünden ve vizyonundan esinlenerek kurgulanmıştır. Eserde Atatürk’ün askerî başarılarından çok, yeni bir toplum oluşturma ve eski toplumsal yapıyı dönüştürme yönündeki çalışmaları ön plana çıkarılır.
-
Diğer tiyatroları: Büyük Jüstinyen, Kahraman, Korkunçlar, Kartal Tekmesi, Turp Suyu, Ayı Masalı, Tamirci, Canavar Cafer, Bahçemdeki Ayı, Yemenimin Uçları.

NECATİ CUMALI
1921 yılında bugün Yunanistan sınırları içinde kalan Florina’da doğan Necati Cumalı, 1923 yılındaki Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi ile henüz iki yaşındayken ailesiyle birlikte Manisa ve ardından İzmir’in Urla ilçesine yerleşmiştir. Çocukluğu ve ilk gençliği Ege’nin bu bereketli, kendine has tarım ve kıyı kasabalarında geçen Cumalı; bölgenin doğasını, insan tipolojisini, mülkiyet kavgalarını ve tutkulu yaşam tarzını bizzat yerinde gözlemleyerek edebiyatının ana damarını besleyecek olan "Ege insanı ve coğrafyası" temasını burada zihnine kazımıştır.
Ortaöğrenimini İzmir Atatürk Lisesi’nde tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş (1941); İzmir ve Urla’da yaklaşık yedi yıl boyunca (1950-1957) serbest avukatlık yapmıştır. Bu avukatlık yılları, sanatçının tiyatro yazarlığında dönüm noktası olmuştur. Mahkeme koridorlarında incelediği dava dosyaları, adli tıp raporları, mülkiyet ve su kavgalarına dair arazi ihtilafları; onun masa başında kurgusal senaryolar üretmek yerine doğrudan hayatın içinden sarsıcı, kanlı canlı ve somut insan dramları çıkarmasını sağlamıştır.
Avukatlık mesleğinin yanı sıra Milli Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nde memurluk, Paris Basın Ateşeliği’nde kâtiplik (1957-1959) ve İstanbul Matbuat Cemiyeti bünyesinde yayıncılık işlerini yürütmüştür. Edebiyata ilk olarak 1940’lı yıllarda Garip akımının etkilerini taşıyan ancak kısa sürede kendi özgün şiirsel çizgisini bulan şiirleriyle adım atmıştır. Şiir, öykü, roman, deneme, günlük ve tiyatro türlerinde onlarca eser vererek Türk edebiyatının çok yönlü ve en üretken kalemlerinden biri haline gelmiştir.
Tiyatro Anlayışı
-
Kırsal Gerçeklik ve Ege İnsanı: Cumalı’nın tiyatrosunun en belirgin vasfı, Ege insanını, köylüsünü ve kasabalısını tüm doğallığıyla sahneye taşımasıdır. Ancak bu yaklaşım kuru bir folklordan ibaret değildir; toprağa, suya, hayvana ve mülkiyete bağlı yaşamın yarattığı sert toplumsal gerçeklik işlenir.
-
Tutku, Cinsellik ve Kadın Psikolojisi: Tiyatromuzda tabulaştırılan veya yüzeysel geçilen kadın arzularını, bastırılmış duyguları, aşkı ve tutkuyu cesaretle ele alır. Eserlerindeki kadın karakterler pasif birer figür değil; haklarını, arzularını ve varoluşlarını savunan güçlü şahsiyetlerdir.
-
Şiirsel ve Akıcı Dil: Şair kimliğinin getirdiği derinlikle diyalogları son derece ritmik, duru ve etkilidir. Ege ağzını ve yerel söyleyişleri sahneyi boğmadan, estetik bir ölçüde kullanır.
-
Toplumsal ve Hukuki Eleştiri: Avukatlık geçmişinin kazandırdığı hukuk bilinciyle töreleri, mülkiyet hukukunun getirdiği adaletsizlikleri, kan davalarını ve ağalık/ağa-köylü ilişkilerini gerçekçi bir bakışla sorgular.
Tiyatroları:
-
Boş Beşik: Yazarın Ege ve Toroslar’daki Yörük/köy yaşamını, geleneksel toplum yapısını ve kadın üzerindeki analık baskısını şiirsel bir dille işlediği en önemli kırsal dram/tragedya örneklerinden biridir. Oyunun merkezinde Yörük beyi Ali ile karısı Fatma vardır. Ali ve Fatma yaklaşık yedi yıldır evlidir ancak çocukları olmamıştır. Bu durum, oba içinde Fatma’nın “kısır” olduğu yönünde konuşulmasına neden olur. Obanın ileri gelenleri ve Ali’nin annesi, geleneklere dayanarak Ali’nin Fatma’nın üzerine kuma getirmesini ister. Ali karısını sevmesine rağmen obanın ve törelerin baskısı karşısında çaresiz kalır. Böylece oyunun temel çatışması, bireysel isteklerle toplumsal gelenekler arasındaki mücadele üzerinden kurulur. Bir süre sonra Fatma’nın bir erkek çocuğu olur. Bu çocuk, Fatma’nın toplumdaki konumunu değiştirir ve onun için büyük bir mutluluk kaynağı hâline gelir. Ancak Yörük obasının göç zamanı geldiğinde Fatma, bebeğini beşiğiyle birlikte devesinin üzerine koyarak kafileye katılır. Yolculuk sırasında çıkan şiddetli fırtına ve karmaşa sonucunda bebek beşikten düşer ve ormanda kaybolur. Daha sonra bebeğin kuzgunlar tarafından parçalandığı anlaşılır
-
Susuz Yaz: Yazarın kırsal yaşamı ve köy sorunlarını ele aldığı önemli eserlerinden biridir. Eserin temeli su ve toprak kavgasına dayanır. Cumalı, ilk olarak 1962’de aynı adlı hikâyeyi yazmış, daha sonra bu eseri tiyatroya uyarlamıştır. Oyunun merkezinde Hasan Kocabaş, kardeşi Osman ve Osman’ın karısı Bahar bulunur. Hasan, kendi topraklarından çıkan ve köylülerin yıllardır ortaklaşa kullandığı suyu bir havuz yaparak kendi kontrolüne alır. Suyu diğer köylülere vermemesi, köyde büyük bir anlaşmazlık yaratır. Böylece başlangıçta bir su paylaşımı sorunu olarak başlayan olay, giderek cinayet, haksızlık ve aile içi çatışmaya dönüşür. Çıkan çatışmada köylülerden Veli öldürülür. Cinayeti aslında Hasan işlemesine rağmen, Hasan çeşitli vaatlerle kardeşi Osman’ı suçu üstlenmeye ikna eder. Osman hapse girerken Hasan, onun karısı Bahar’a ve doğacak çocuğuna bakacağına söz verir. Ancak Hasan sözünü tutmak yerine Osman’ın hapiste öldüğüne dair Bahar’a yalan söyler ve zamanla Bahar’ın çaresizliğinden yararlanarak hem onun üzerinde hem de Osman’ın malları üzerinde hâkimiyet kurar. Osman hapisten çıkıp geri döndüğünde kardeşi tarafından kandırıldığını anlar, kandırılan bir diğer kişi Bahar da çıkan arbedede tüfekle Hasan'ı vurarak öldürür.
-
Mine: 1959 yılında yayımlanmıştır ve üç perdeden oluşur. Cumalı, oyunu Kırıkkale’de yaşanan gerçek bir olaydan esinlenerek yazmıştır. Kırıkkale Cezaevi’nde kayınpederini öldüren genç Mine’nin gazeteci Şinasi Nahit Berker’le yaptığı görüşme, eserin çıkış noktası olmuştur. Oyunun başkahramanı Mine, Batı Anadolu’daki küçük bir istasyon kasabasında yaşayan genç ve güzel bir kadındır. Küçük yaşta kendisinden yaşça büyük olan istasyon şefiyle evlendirilmiştir. İstasyon şefi Cilvalı Cemal, Mine'den yaşça büyük, kıskanç ve sevgisiz bir adamdır. Güzelliğiyle kasabadaki tüm erkeklerin odağında olan Mine, kocasının baskısından ve kasaba halkının dedikodularından bıkmış, yalnızlığa gömülmüştür. asabaya entelektüel ve duyarlı bir genç olan İlhan'ın gelmesiyle Mine’nin hayatı değişir. İlhan’da aradığı anlayışı ve gerçek sevgiyi bulan Mine, kasabanın tüm tehditlerine, kocasının şiddetine ve toplumun "namus" baskısına rağmen İlhan ile olan ilişkisini gizlemez; duygularına sahip çıkar. Sonunda Mine’nin yaşadığı baskı trajik bir noktaya ulaşır. Hakkında yayılan söylentiler ve kendisine yöneltilen suçlamalar sonucunda Mine, kocasının silahıyla kasabadaki bir erkeği öldürür.
-
Nalınlar: 1960 yılında yazılmış, iki perdeden oluşan bir töre komedisidir. Oyun, Cumalı’nın kırsal kesim yaşamını ve Anadolu insanının geleneklerini sahneye taşıdığı önemli eserlerinden biridir. İlk kez 1962’de Kent Oyuncuları tarafından sahnelenmiş ve zamanla yazarın en çok sahnelenen oyunlarından biri hâline gelmiştir. Oyunun merkezinde Osman ile Seher’in aşkı vardır. Olaylar, İzmir’in Urla çevresindeki bir köyde geçer. Osman, Seher’i sevmektedir ve onunla evlenmek ister. Ancak Seher’in ağabeyi Ömer, babalarından kalan mirası kardeşiyle paylaşmak istemediği için bu evliliğe karşı çıkar. Ömer, Seher’i zengin bir erkekle evlendirerek hem çeyiz masrafından kurtulmayı hem de mirası elinde tutmayı planlar. Böylece aşkın karşısına maddi çıkarlar çıkar.
-
Derya Gülü: 1963 yılında yayımlanmış, üç perdeden oluşan bir dramdır. Eser, Cumalı’nın kadınların toplumdaki konumunu ve özellikle kırsal kesimde kadınların yaşadığı baskıları ele aldığı önemli oyunlarından biridir. Oyunun olayları Ege kıyısındaki bir sahil kasabasında geçer. Başlıca kişiler Haşim Kaptan, genç karısı Meryem ve Sinan'dır. Haşim Kaptan, yaşlı ve alkol alışkanlığı olan bir balıkçıdır. Kendinden oldukça genç olan Meryem'le evlidir. Meryem bu evliliği isteyerek yapmamış, genç yaşta kendisinden çok büyük bir adamla evlendirilmiştir. Bu nedenle evliliğinde kendisini yalnız, sevgisiz ve mutsuz hisseder. Olay örgüsü, Meryem’in bu mutsuz evlilikten kurtulma arayışıyla gelişir. Sinan, Meryem’i bu hayattan kurtarmak için birlikte kaçmayı önerir. Ancak Meryem’in amacı yalnızca Haşim’den kaçmak değildir; yıllardır kendisini baskı altında tutan bu evlilikten kesin olarak kurtulmak ister. Bu nedenle Sinan’la kaçmak yerine Haşim’i öldürme düşüncesine yönelir ve Sinan’ı da bu planın içine çekmeye çalışır. Böylece başlangıçta bir aşk ve kaçış hikâyesi gibi görünen olaylar, giderek cinayet ve vicdan çatışmasına dönüşür.
-
Ezik Otlar: Oyun, İzmir ve civarına sonradan gelip yerleşen göçmenler/mülteciler ile bölgenin yerel halkı ve idari yetkilileri arasında yaşanan uyum sorunlarını, önyargıları ve sosyolojik sürtüşmeleri ele alır. Oyunun merkezinde Gülsüm ile Kenan’ın aşkı bulunur. Gülsüm, bölgenin yerlisi olan bir ailenin kızıdır. Kenan ise Karadeniz’den Urla’ya göç etmiş bir ailenin oğludur. Kenan’ın ailesi köye sonradan gelmiş, zaman içinde toprak satın alarak varlıklı hâle gelmiştir. Bu durum, köyün yerlileri arasında kıskançlık ve düşmanlık yaratır. Dolayısıyla Gülsüm ile Kenan’ın birbirlerini sevmesi, yalnızca iki ailenin değil, yerli halk ile sonradan gelenler arasındaki gerilimin de konusu hâline gelir. Köydeki otlakların kullanımı konusunda iki taraf arasında anlaşmazlık çıkar. Başlangıçta ekonomik bir mesele gibi görünen bu anlaşmazlık, tarafların birbirlerine duyduğu eski öfke ve kıskançlık nedeniyle giderek büyür. Kavga sonucunda bir taraftan bir kişi hayatını kaybederken, diğer taraftan bir kişi hapse düşer. Böylece iki aile arasındaki düşmanlık daha da derinleşir. Bu çatışmanın ortasında Gülsüm ile Kenan’ın aşkı da giderek zorlaşır. Gülsüm, ailesinin ve çevresinin bütün baskılarına rağmen Kenan’dan vazgeçmek istemez. Ancak çevresindeki insanların baskısı, aile bağları ve toplumun “yabancı” olana karşı tutumu Gülsüm’ün üzerinde ağır bir etki yaratır. Sonunda aşkı ile ailesi ve toplum arasındaki seçimde ezilir.
-
Diğer tiyatroları: Masalar, Bakanı Bekliyoruz, Tehlikeli Güvercin, Vur Emri, Aşk Duvarı, Kaynana Ciğeri, Zorla İspanyol, Yeni Çıkan Şarkılar, Gömü, Kristof Kolomb'un Yumurtası, Vatan Vatan Diye Diye, Devetabanı.

RECEP BİLGİNER
1922 yılında Adana’da doğan Recep Bilginer, ilk ve ortaöğrenimini Çukurova’nın kalbinde tamamlamış; çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Toroslar’ın dik yamaçlarında, pamuk tarlalarında ve Çukurova’nın sıcak, zorlu coğrafyasında geçirmiştir. Bu yıllar, sanatçının zihnine ağalık düzenini, ırgatların sömürülmesini, orman köylüsünün yoksulluğunu ve Toros insanının dik duruşunu kazımış; ileride yazacağı toplumsal gerçekçi dramların temel coğrafi ve insani haritasını oluşturmuştur.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’ndeki yükseköğrenimini yarıda bırakarak genç yaşta gazetecilik mesleğine adım atmıştır. Vatan, Akın, Yeni İstanbul ve kurucuları arasında yer aldığı Şehir gazetesi gibi pek çok yayında muhabir, fıkra yazarı ve yazı işleri müdürü olarak çalışmıştır. On yıllarca sürdürdüğü bu gazetecilik mesleği, onun tiyatro yazarlığında kaderini belirleyen en büyük dönüm noktası olmuştur. Anadolu’nun en ücra köylerine kadar uzanan adliye haberleri, yerel yönetim suiistimalleri, siyasi çalkantılar ve halkın bizzat yaşadığı somut haksızlıklar; onun masa başı kurgular yerine doğrudan gazete kupürlerinden, adliye koridorlarından ve saha gözlemlerinden beslenen canlı, belgesel niteliğinde metinler üretmesini sağlamıştır.
Gazeteciliğin yanı sıra siyasal ve toplumsal alanda aktif sorumluluklar üstlenen Bilginer, İstanbul Şehir Meclisi üyeliğinde bulunmuş; Basın Şeref Kartı sahibi bir gazeteci ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi olarak sürekli kamuoyunun gündemindeki toplumsal sorunların göbeğinde yer almıştır. Edebiyata ilk olarak 1940'lı yıllarda yazdığı şiirlerle başlayan sanatçı, ardından öykü, anı, inceleme ve röportaj türlerinde eserler vermiş; ancak asıl büyük çıkışını ve kalıcı etkisini tiyatro oyunu yazarlığıyla yakalamıştır.
2005 yılında Ankara’da vefat eden sanatçı; tiyatroyu toplumsal aksaklıkları, rüşveti, yozlaşan bürokrasiyi ve adaletsizliği ifşa eden bir "kamusal vicdan" olarak görmüş; gazeteci kurgusuyla birleştirdiği oyunlarıyla Türk sahnelerinde toplumcu-gerçekçi tiyatronun en önemli temsilcilerinden biri olmuştur.
Tiyatro Anlayışı
-
Ağa-Köylü ve Bürokratik Çatışma: Oyunlarında Anadolu insanının sömürülmesini, kan davalarını, cehaleti ve halkın karşısında dikilen yozlaşmış mülki amirleri/ağaları sert bir dille eleştirir.
-
Adalet ve Hukuk Sorgulaması: Hukuk sisteminin aksayan yönlerini, kanunların kağıt üzerinde kalmasıyla halkın kendi adaletini aramak zorunda kalışını sarsıcı bir dille sahneler.
-
Tarihsel Şahsiyetler ve Tezli Dramlar: Sadece kırsal alanla sınırlı kalmamış; Türk tarihinin kırılma noktalarını ve Yunus Emre, Hallâc-ı Mansur, Yunus Emre gibi tarihi/tasavvufi figürleri insanileştirerek siyasal/düşünsel bir derinlikle tiyatroya taşımıştır.
-
Yalın ve Belgesel Niteliğinde Dil: Gazeteci kimliğinin bir getirisi olarak diyalogları süslemesiz, doğrudan, vurucu ve belgesel gerçekçiliğine yakındır.
Tiyatroları:
-
Sarı Naciye: Töre, kadın, aşk, aile baskısı ve köyden kente göç gibi toplumsal konuları ele alan bir dramdır. Toroslar’daki bir Türkmen obasında yaşayan Naciye, Çukurova’dan işçi toplamaya gelen Elçi’ye âşık olur. Babası Kör Hasan’ın ve obanın törelerinin karşı çıkmasına rağmen Elçi’yle birlikte Çukurova’ya kaçar. Çukurova'ya giden Naciye, hayal ettiği özgürlüğü ve refahı bulamaz; aksine ırgat pazarlarında, pamuk tarlalarında ve ağaların çarkında çok daha ağır bir sömürünün nesnesi haline geldiğini görür. Elçi’nin kendisini aldattığını ve başka bir kadınla birlikte olduğunu öğrenince de büyük bir hayal kırıklığı yaşar ve babasını aramaya başlar. Töre gereği kızını öldürmesi gerektiğine inanan Kör Hasan, kızı Naciye'yi bulduğunda törelere rağmen kızını öldüremez ve onu bağışlar. Hastalanmış olan kızını sırtında taşıyarak yeniden obaya götürür.
-
İsyancılar: Gerçek bir gazete haberinden ve adliye olayından esinlenilerek yazılan oyun, bürokrasi ile halk arasındaki kopukluğu, siyasi çıkar hesaplarını ve devlet gücünü kendi menfaatleri için kullanan yerel idarecilerin halkı nasıl mağdur ettiğini sarsıcı bir dille sahneler. 1965’te Abdurrahman Palay tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Oyunun merkezinde, toprağı yetersiz olan bir Anadolu köyünün halkı bulunur. Toprağı az olan Anadolu köylüleri, öğretmenin yönlendirmesiyle hazine arazilerinin kendilerine dağıtılması için başvuruda bulunur. Ancak çıkarcı köy muhtarı bu hak arayışını yönetime “isyan” olarak bildirir ve köylülerin baskı görmesine, bazılarının hapse atılmasına neden olur. Buna rağmen köylüler mücadeleden vazgeçmez ve özellikle Fadime Nine’nin öncülüğünde birlik olurlar.
-
Gazeteciden Dost: Yazarın mesleki birikimini ve gazetecilik geçmişini doğrudan sahneye taşıdığı; basın dünyasındaki yozlaşmayı, sermaye-medya ilişkilerini ve etik ilkeleri sorguladığı sektörel ve toplumsal taşlama oyunudur. Önemli bir toplumsal skandal veya yolsuzluk haberi gündeme geldiğinde; çıkar çevreleri gazeteye baskı yapar. Patron haberi sümen altı etmek veya çarpıtmak isterken, dürüst gazeteci haberi olduğu gibi yayımlamakta direnir. Böylece oyun, gazetecinin kişisel çıkar ile meslek ahlakı arasındaki mücadelesini ve basının toplumdaki yozlaşmaya karşı durma sorumluluğunu anlatır.
-
Parkta Bir Sonbahar Günüydü: Yazarın toplumcu-gerçekçi ve siyasal taşlama çizgisinden sıyrılarak doğrudan bireyin iç dünyasına, yaşlılık psikolojisine, yalnızlığa ve kuşak çatışmasına odaklandığı psikolojik dram türündeki eseridir. Oyunun başkahramanları Şadi Bey ve Meserret Hanımdır. Şadi Bey, emekli bir memurdur ve oğlu Sedat ile gelini Fıtnat’ın mutsuz evliliklerine tanık olarak evinde huzursuz bir yaşam sürmektedir. Bu nedenle sık sık parka giderek yalnız kalmayı tercih eder. Bir sonbahar günü parkta, emekli öğretmen Meserret Hanım'la tanışır. Meserret de kızı Belma, damadı Şakir ve torunu Sevcan'la birlikte yaşamaktadır ve kendi ailesindeki sorunlar nedeniyle yalnızlık çekmektedir. Şadi Bey ile Meserret Hanım'ın parkta başlayan tanışıklığı zamanla dostluğa ve aşka dönüşür. İlişkileri, çevrelerindeki genç kuşağın maddi kaygıları ve çıkarları nedeniyle tepkiyle karşılanır.
-
Ben Devletim: Yazarın tarihsel şahsiyetler ve olaylar üzerinden iktidar, adalet, devlet aklı ve meşruiyet kavramlarını sorguladığı tarihsel-siyasal dram türündeki önemli eserlerindendir. Bir firma temsilcisi, yurt dışından getirilecek malların taşınması için devletin taşıma kurumundan araç kiralamak ister. Bürokratik engeller nedeniyle uzun süre uğraştıktan sonra Umum Müdür’le anlaşır; ancak müdür verdiği sözü tutmayarak araçları tahsis etmez. Bu durum hem vatandaşın işinin aksamasına hem de devletin maddi zarara uğramasına yol açar. Vatandaş, karşılaştığı haksızlık karşısında hakkını aramaya çalışırken oyun, devlet makamlarının vatandaşa hizmet etmek yerine kendilerini devletin kendisi olarak görmelerini eleştirir.
-
Diğer tiyatroları: Yunus Emre, Mevlana: Aşık ve Maşuk, İnsan Bir Düşüncedir, Hapiste Bir Gazeteci, Ben Kimim, Oyun Bitti, Karım ve Kızım, Kıskanç, Sevdiğim Adam, "Savaştan Barışa, Aşktan Kavgaya (Mustafa Kemal)"

CEVAT FETMİ BAŞKUT
1905 yılında Edirne’de doğan Cevat Fehmi Başkut, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Mütareke döneminin sıkıntıları, Kurtuluş Savaşı’nın çalkantılı atmosferi ve Cumhuriyet’in kuruluş heyecanı içinde geçirmiştir. İstanbul Erkek Lisesi’ndeki öğreniminin ardından, genç yaşta adım attığı ve yarım asra yakın sürdürdüğü gazetecilik mesleği; onun tiyatro yazarlığında beslendiği en zengin insan, olay ve gözlem kaynağı olmuştur.
Vakit, Son Posta ve uzun yıllar Genel Yayın Yönetmenliği ile başyazarlığını yürüttüğü Hürriyet gazetesindeki görevi sırasında; polis muhabirliğinden adliye haberlerine, köşe yazarlığından röportajlara kadar basının her kademesinde bizzat yer almıştır. Bu fırtınalı gazetecilik yılları, Başkut’un masa başında kurgusal tipler yaratmak yerine; dönemin siyasi çalkantılarını, harp zenginlerini, köşe dönücü bürokratları, sahte aydınları ve Anadolu’dan kente göç eden masum insanların dramını adeta bir haber kamerası netliğiyle gözlemlemesini sağlamıştır.
Gazeteciliğin yanı sıra İstanbul Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı ve Basın Enstitüsü Türkiye Grubu Başkanlığı gibi üst düzey kurumsal sorumluluklar da üstlenen sanatçı, edebiyat dünyasına önce fıkra, röportaj ve roman türleriyle girmiş; ancak asıl büyük dehasını ve kalıcı izini 1940’lardan itibaren kaleme aldığı tiyatro oyunlarıyla göstermiştir. Tiyatroyu toplumun aynası ve halkı eğiten, bilinçlendiren bir "sahne kürsüsü" olarak gören Başkut, oyunlarında gazeteci pratikliğiyle yakaladığı güncel toplumsal meseleleri, Batı tiyatrosunun sağlam dramaturjik yapısı ve geleneksel Türk tiyatrosunun kıvrak mizahıyla harmanlamıştır.
1971 yılında İstanbul’da vefat eden Cevat Fehmi Başkut; oyunları sadece Türkiye’de değil, Atina’dan Budapeşte’ye kadar yurt dışındaki profesyonel sahnelerde de temsil edilen ilk Türk oyun yazarı olarak tiyatro tarihimize adını yazdırmıştır.
Tiyatro Anlayışı
-
Toplumsal Değişim ve Yozlaşma Eleştirisi: Oyunlarının ana temasını, II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’sinde yaşanan hızlı kentleşme, kısa yoldan zengin olma hırsı, köşe dönücülük ve bunun getirdiği ahlaki çürüme oluşturur.
-
Sahte Dış Görünüş ile Gerçek Kişilik Çatışması: Karakterlerini genellikle toplumda saygın konumda bulunan ancak arkasında usulsüzlükler ve ahlaki zafiyetler barındıran figürlerden seçer. Dışarıdan "itibarlı" görünen bireylerin iç yüzünü mizahi bir dille açığa çıkarır.
-
Gözlemci ve Gerçekçi Üslup: Uzun yıllar sürdürdüğü gazetecilik mesleği sayesinde toplumun her kesimini (bürokratlar, esnaf, dolandırıcılar, köylüler) yakından tanımış; bu tipolojileri sahnede son derece canlı, doğal ve dönemin konuşma diline uygun şekilde canlandırmıştır.
-
Geleneksel Tiyatro ve Batı Tekniği Sentezi: Oyunlarında Batı tiyatrosunun kurgu tekniklerini kullanırken, geleneksel Türk tiyatrosunun (Karagöz ve Ortaoyunu) tip yaratma, yanlış anlaşılmalara dayalı mizah ve güldürürken düşündürme ögelerinden yararlanmıştır.
Tiyatroları:
-
Buzlar Çözülmeden: Cevat Fehmi Başkut’un 1965 yılında kaleme aldığı Buzlar Çözülmeden, Türk tiyatrosunun en çok sahnelenen, sinemaya da uyarlanan (Kemal Sunal'ın Deli Deli Küpeli filmi bu eserden esinlenmiştir) trajikomik toplumsal taşlamasıdır. Eser, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi sonrasındaki siyasi kargaşa atmosferinde geçer. Olay örgüsü ağır kış şartları nedeniyle yolları kapanan, dış dünyayla bağlantısı kesilen bir Anadolu kasabasında geçer. Kasabanın kaymakamı ve jandarma komutanı yoktur. Bu otorite boşluğundan yararlanan karaborsacı tüccarlar, sömürücü ağalar ve rüşvetçi yerel idareciler halkı ezmekte, ekmek ve odun fiyatlarını fahiş oranlarda artırmaktadır. Akıl hastanesinden kaçan iki deli, kasabaya gelir. Biri kendisini yeni atanan "Kaymakam", diğeri ise "Jandarma Komutanı" olarak tanıtır. Kasaba halkı ve ileri gelenleri durumdan şüphelenmeyip onları hürmetle karşılar. Akıl hastası olan yeni kaymakam, bürokratik engelleri ve kanuni prosedürleri bir kenara bırakarak doğrudan halktan ve adaletten yana kararlar almaya başlar. Karaborsacıların depolarını bastırır, fahiş fiyatları indirir, ağaların köylü üzerindeki baskısını kırar ve rüşvetçileri cezalandırır. Kasabada kısa sürede adeta bir "adalet ve huzur çağı" başlar. Baharın gelmesiyle karlar erir, "buzlar çözülür" ve kasabanın yolları açılır. Gerçek yetkililerin ve polisin gelmesiyle sahte kaymakamın aslında hastaneden kaçmış bir deli olduğu ortaya çıkar. Akıl hastanesine geri götürülmek üzere kelepçelenen sahte kaymakam, kasabadan ayrılırken arkasında dürüstlükle yönetilmiş bir kasaba ve sistemi sorgulayan bir halk bırakır.
-
Paydos: Yurt dışında profesyonel sahnelerde oynanan ilk Türk tiyatro eseridir. Oyun, Cumhuriyet Dönemi Türk toplumunda meydana gelen sosyal ve ekonomik değişimleri, sınıf farklılıklarını, çıkarcılığı ve öğretmenin toplumdaki konumunun giderek zayıflamasını ele alır. Eser, idealist ilkokul öğretmeni Murtaza Efendi etrafında şekillenir. Murtaza Efendi, hayatını öğrencilerini iyi birer insan olarak yetiştirmeye adamış, mesleğine sevdalı bir öğretmendir. Ancak mütevazı maaşı ve idealist tutumu, zenginlik hırsıyla dolup taşan ailesi ve çevresi tarafından sürekli küçümsenir. Ailesinin ve dönemin "paraya tapan" anlayışının baskılarına daha fazla dayanamayan Murtaza Efendi, çok sevdiği öğretmenlik mesleğini bırakmak zorunda kalır ve bir bakkal dükkânı açar. Murtaza Efendi, ticaret dünyasının acımasız, sahtekâr ve ahlaksız çarklarına uyum sağlayamaz. Müşterileri kandıramaz, hile yapamaz ve bakkallıkta iflas eder. Hem gururu hem de hayalleri yıkılır. İflasın ve kırılan idealizminin ardından Murtaza Efendi, zihnini ve ruhunu sarsan bu çöküşün sonunda okul zilinin sesini duyar. Artık onun için bu yozlaşmış dünyaya, materyalist hırslara karşı son zil çalmıştır: "Paydos"
-
Büyük Şehir: Yazarın tiyatro alanında sahnelenen ilk oyunu olması bakımından öneme sahiptir. Büyük Şehir, Anadolu’dan İstanbul’a gelen Abdülkerim’in büyük şehir hakkındaki beklentilerinin gerçeklerle karşılaşınca yıkılmasını anlatır. Abdülkerim, İstanbul’da insanların samimiyetten uzaklaştığını, çıkar ilişkilerinin ve gösterişin ön plana çıktığını görür ve büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Oyun; köy-kent karşıtlığı, şehirleşme, çıkarcılık, ahlaki değerlerin değişmesi ve insan ilişkilerinin bozulması üzerinden büyük şehir yaşamını eleştirir.
-
Harput'ta Bir Amerikalı: Oyun, II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’de yükselen Amerikan hayranlığını, kısa yoldan zengin olma hülyalarını ve sonradan görmeliği neşeli bir dille hicveder. Oyunda, Harput’tan yıllar önce Amerika’ya giden Abraham Lincoln (Ibrahim) adındaki bir hemşehrilerinin, orada büyük bir milyarder olduğu ve memleketini ziyarete geleceği haberi Harput’a ulaşır. Kasaba halkı, mülki amirler ve yerel eşraf büyük bir heyecana kapılır. Zengin hemşehriden yatırımlar, paralar, yardım çekleri beklenmektedir. Herkes Amerikalı "milyardere" şirin görünmek ve onun imkânlarından faydalanmak için yarışa girer; abartılı karşılama törenleri düzenlenir. Harput’a gelen kişi, yanında Amerikalı arkadaşlarıyla birlikte lüks ve ihtişam içinde karşılanır. Ancak olaylar geliştikçe, gelen kişinin hiç de zannedildiği gibi bir milyarder olmadığı, Amerika’da sıradan bir hayat sürdüğü veya hayallerin çok gerisinde kaldığı anlaşılır. Amerika’dan gelenlerin ve kasaba halkının karşılıklı yanlış anlamaları, abartılı beklentileri ve kültürel bocalama; oyun boyunca temposu düşmeyen harika bir komediye dönüşür.
-
Göç:18. yüzyıl İstanbul'unda, özellikle musiki ve tasavvuf çevresinde şekillenen bir hikâyedir. Romanın önemli kişilerinden Dâvut, Eflatun ve Nevâ müzik ve ruhaniyet çevresindeki karakterler olarak öne çıkar; Tağut ise eserin karanlık ve metafizik boyutunu güçlendiren figürlerden biridir. Müzik burada yalnızca bir sanat dalı değildir; insanın hakikate ve ilahî olana ulaşmasını sağlayabilecek bir güç olarak ele alınır. Buna karşılık bilgi, iktidar ve ölümsüzlük arzusu insanı kendi sınırlarını aşmaya sürükler.
-
Makine: Makine, kırk beş yıllık memurluktan sonra emekli olan dürüst Hacı Bey’in, elindeki ikramiyeyle bir otomobil alıp taksicilik yapmaya başlamasını ve bu süreçte karşılaştığı sorunları anlatır. Hacı Bey’in yanında çalışan saf ve beceriksiz şoför Aziz’in davranışları olayları daha da karmaşık hâle getirir. Oyun boyunca dürüstlük, geçim mücadelesi, emeklilik, ekonomik sıkıntılar, dedikodu ve çıkarcılık gibi konular işlenir. Başkut, Hacı Bey’in yaşadıkları üzerinden toplumda dürüst insanların bile kolayca suçlanabilmesini ve değişen ekonomik koşulların insan ilişkilerini nasıl etkilediğini mizahi ve eleştirel bir biçimde ortaya koyar.
-
Diğer tiyatroları: Küçük Şehir, Koca Bebek, Sana Rey Veriyorum, Kadıköy İskelesinde, Hacıyatmaz, Emekli, Ayarsızlar, Soygun, Kleopatra'nın Mezarı, Heoimiz Birimiz İçin.

SABAHATTİN KUDRET AKSAL
1920 yılında İstanbul’da doğan Sabahattin Kudret Aksal, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının felsefi derinliğe, dil titizliğine ve psikolojik çözümlemeye en tutkuyla bağlı, çok yönlü entelektüellerinden biridir. I. Dünya Savaşı ve Mütareke yıllarının hemen ardından, kültür ve edebiyat hayatının kalbi olan İstanbul’da büyüyen Aksal, ortaöğrenimini Işık Lisesi’nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun olmuştur.
Eğitimini aldığı felsefe disiplini, onun sadece tiyatro oyunlarında değil; şiir, öykü ve denemelerinde de temel bakış açısını belirlemiştir. Aksal, uzun yıllar İstanbul Konservatuvarı Müdürlüğü, İstanbul Şehir Tiyatroları Edebi Kurul Üyeliği, Kültür Bakanlığı Danışmanlığı ve Yazarlar Sendikası Yöneticiliği gibi Türk kültür-sanat hayatının mutfağında üst düzey idari görevler üstlenmiştir. Bu kurumsal görevleri, onun sahne imkânlarını, oyunculuk dramaturjisini ve tiyatronun estetik sınırlarını çok yakından tanımasına olanak sağlamıştır.
Edebiyata ilk olarak Garip Akımı’nın etkisindeki yenilikçi şiirleriyle adım atan sanatçı, 1950’lerden itibaren öykü ve tiyatro türüne ağırlık vermiştir. Gazoz Ağacı (1954) ve Yaralı Hayvan (1956) adlı kitaplarıyla Sait Faik Hikâye Armağanı ve TDK Öykü Ödülü gibi saygın ödülleri kazanan Aksal, öykülerinde yakaladığı insan ruhunun kıvrımlarını ve sıradan yaşamların altındaki gizli trajedileri tiyatro sahnesine taşımıştır.
Dönemin pek çok oyun yazarı gazetecilik, hukuk veya siyaset kökenli olup doğrudan toplumsal çatışmalara, köşe dönücülüğe veya dışsal siyasi olaylara odaklanırken; Sabahattin Kudret Aksal felsefeci ve şair kimliğini ön plana çıkarmıştır. O, dış dünyadaki gürültülü olaylar yerine; insanın varoluşsal yalnızlığını, zamanın acımasız akışını, iletişim kopukluklarını ve soyut kavramları tiyatronun merkezine yerleştirmiştir. 1993 yılında İstanbul’da vefat eden sanatçı, edebiyatımızın "estetik ve düşünce işçisi" olarak tiyatro tarihimize adını yazdırmıştır.
Tiyatro Anlayışı
-
Psikolojik Realizm ve Varoluşçuluk: Oyunlarında olay örgüsünden ziyade karakterlerin ruh halleri, iç çatışmaları, pişmanlıkları ve varoluşsal sancıları ön plandadır. Karakterleri genellikle kendi kabuğuna çekilmiş, toplumla veya kendisiyle hesaplaşan bireylerdir.
-
Görünürdeki Sadelik, Derindeki Felsefe: Diyalogları ilk bakışta gündelik, yalın ve zahmetsiz görünür; ancak alt metinde derin bir felsefi sorgulama, ironi ve şiirsel bir ritim barındırır.
-
Zaman ve Mekân Soyutlaması: Zaman kavramını sabit bir akış olarak değil; geçmiş, şimdi ve geleceğin iç içe geçtiği psikolojik bir algı olarak işler. Oyunlarında mekân da çoğunlukla karakterlerin ruh halini yansıtan minimalist bir fondur.
-
Şiirsel ve İncelikli Dil: Şair kimliğinin getirdiği imge zenginliği ve dil titizliği, tiyatro metinlerinin repliklerine doğrudan yansır.
Tiyatroları:
-
Evin Üstündeki Bulut: Yazarın sahnelenen ilk tiyatro oyunudur. Eser, dış dünyadaki somut olaylardan ziyade bir ailenin kendi mahremiyeti içinde biriken görünmez gerilimleri, bastırılmış arzuları, pişmanlıkları ve bireylerin bir türlü kuramadığı derin iletişimi sahneye taşıyan psikolojik dram türündedir. Oyunun merkezinde Aysel, Nilüfer ve Metin gibi karakterler bulunur. Aksal’ın ifadesiyle bu üç kişi, hayatlarında bir eşik aşmaya, alışılmış yaşamlarının dışına çıkmaya çalışırlar ancak oyunun yaklaşık üç saatlik zaman diliminde bu eşiği gerçek anlamda aşamazlar. Eve gelen “misafir”, karakterlerin bastırılmış duygu ve isteklerini ortaya çıkararak onların iç dünyalarını hareketlendirir. Ancak karakterler, hayal ettikleri hayat ile gerçek hayat arasındaki “eşiği” tam olarak aşamazlar.
-
Şakacı: Yazarın insan ilişkilerindeki sahteliği, iletişimsizliği ve mülkiyet/çıkar hırsını derin bir ironiyle işlediği psikolojik komedi-dram türündeki eseridir. Şakacı, Ragıp Bey’in ailesine yaptığı ölüm şakasının beklenmedik sonuçlarını anlatır. Ailesi onun öldüğüne inanıp yokluğuna alışmaya başladıktan sonra Ragıp Bey eve döner ancak beklediği sevgi dolu karşılık yerine şaşkınlık ve soğuklukla karşılaşır.
-
Bir Odada Üç Ayna: Aynı evde farklı zamanlarda yaşayan insanların hayatlarını ve özellikle evlilik ilişkilerini konu alır. Geçmişte yaşayan insanların yaşadığı sorunlar, daha sonra aynı eve gelen genç çiftin hayatında da benzer biçimde ortaya çıkar. Böylece Aksal, insanların farklı olduklarını ve geçmişten ders aldıklarını düşünseler bile aynı davranışları ve ilişkisel çatışmaları tekrar edebildiklerini gösterir. Eserde zamanın döngüselliği, hayatın geçiciliği, yalnızlık, evlilik, iletişimsizlik ve insanın geçmişi tekrar etmesi temel temalardır.
-
Kahvede Şenlik Var: 1966 yılında yayımlanmış iki bölümlük bir güldürüdür. Olay örgüsünün merkezinde bir kadın ile bir erkeğin evlenme amacıyla bir kahvede buluşması vardır. Denize nazır bir kır kahvesinde gerçekleşen bu buluşmada ikili, birbirlerini tanımaya ve evlilik konusunda anlaşmaya çalışır. Ancak sohbet, sıradan bir tanışma konuşması olmaktan çıkar; kadın ve erkek evlilikten beklentilerini, para ve mal anlayışlarını, aşk düşüncelerini, hayallerini ve geçmişte yaşadıkları hayal kırıklıklarını anlatmaya başlar. Kahvenin sıra dışı garsonu da zaman zaman konuşmaya müdahale ederek onların ilişkisini yönlendirir. Böylece basit bir evlilik görüşmesi giderek daha karmaşık ve eğlenceli bir mücadeleye dönüşür. Oyunun en önemli özelliklerinden biri, evlilik kurumunun ekonomik bir anlaşmaya dönüşmesini eleştirmesidir. Kadın ve erkek birbirlerini tanımaya çalışırken yalnızca duygularını değil, sahip oldukları maddi imkânları ve evlilikten sağlayabilecekleri avantajları da hesaba katarlar. Böylece aşk ile çıkar, duygu ile hesap, bireysel özgürlük ile toplumsal beklenti arasında bir çatışma ortaya çıkar. Oyun, modern Türk tiyatrosunda uyumsuz/absürt tiyatroya yaklaşan önemli örneklerden biri olarak değerlendirilir.
-
Kral Üşümesi: Ülkesini yıllarca baskı ve korkuyla yöneten bir kralın, saray çok sıcak olmasına rağmen bir türlü ısınamamasıyla başlayan olayları anlatır. Kral zamanla üşümesinin gerçek nedeninin fiziksel değil, yalnızlık ve karşıt düşüncelerin yokluğu olduğunu fark eder. Kendi kurduğu baskıcı düzenin aslında kendisini de tutsak ettiğini anlayarak krallığı bırakmak ister; fakat saray çevresi buna izin vermez. Aksal, bu hikâye üzerinden baskıcı iktidarı, düşünce özgürlüğünün önemini, yalnızlığı ve insanın kendi kurduğu
düzen tarafından tutsak edilmesini sorgular.
-
Diğer tiyatroları: Tersine Dönen Şemsiye, Bay Hiç - Sonsuzluk Kitabevi, Önemli Adam.

CAHİT ATAY
1925 yılında Çankırı’da dünyaya gelen Cahit Atay, Cumhuriyet dönemi Türk tiyatrosunda doğrudan doğruya Anadolu insanının, köyün ve kasabanın iç sesini sahneye taşıyan en özgün ve yerli kalemlerden biridir. İlk ve ortaöğrenimini Anadolu’nun farklı illerinde tamamlayan Atay, yükseköğrenimini yarıda bırakarak erken yaşta devlet memuriyetine başlamıştır. Meteoroloji İşleri Umum Müdürlüğü’nde ve Halk Eğitim merkezlerinde üstlendiği görevler, ona bürokratik bir masa başı yazarlığı yerine Türkiye’nin en ücra köylerini, kasabalarını ve burada yaşayan insanların çetin hayat mücadelelerini yerinde gözlemleme fırsatı vermiştir.
Herhangi bir akademik dramaturji veya tiyatro eğitimi almamış olmasına rağmen, çocukluğundan itibaren içinde büyüdüğü geleneksel seyirlik oyunlar, meddahlık kültürü ve zengin halk anlatıları onun en büyük okulu olmuştur. Anadolu insanının saf dindarlığını, töre baskısını, ağalık ve muhtarlık gibi yerel iktidar odakları karşısındaki çaresizliğini ve bu çaresizlikten doğan pratik zekâsını olağanüstü bir gözlem yeteneğiyle not etmiştir.
Yazarlık hayatı boyunca pek çok ödüle layık görülen ve oyunları Türkiye'nin dört bir yanındaki amatör ve profesyonel sahnelerde en çok oynanan metinler arasına giren Atay, 2012 yılında İzmir’de vefat etmiştir.
Tiyatro Anlayışı
-
Köy Gerçekliği ve Toplumsal Yapı: Eserlerinin odağında Anadolu köyünün çetin yaşam şartları, topraksızlık, kan davaları, cehalet, ağalık ve muhtarlık gibi otorite figürlerinin köylü üzerindeki baskısı yer alır.
-
Mizah ve İroni: Yaşanan trajik ve sert toplumsal sorunları doğrudan kara bir karamsarlıkla değil; Anadolu insanının kendine özgü pratik zekâsı, şiveli konuşması, mizah duygusu ve ironisiyle harmanlayarak anlatır.
-
Kadının Konumu ve Kuma Problemi: Köy toplumunda kadının meta olarak görülmesi, töreler, başlık parası ve kuma gelenekleri Atay’ın oyunlarında eleştirel bir dille merkeze alınır.
-
Yalın Dil ve Yerel Ağızlar: Oyunlarındaki diyaloglar son derece canlı, yapmacıksız ve yöresel söyleyişlerle doludur.
Tiyatroları:
-
Sultan Gelin: Cahit Atay’ın 1964 yılında kaleme aldığı ve ilk kez Ankara Meydan Sahnesi’nde sahnelenen Sultan Gelin, Türk tiyatrosunda Anadolu kadınının meta gibi görülmesini, başlık parası düzenini ve töre kıskacını en sert, sarsıcı ve trajikomik dille işleyen eserlerden biridir. Eser, sinemaya da uyarlanarak geniş kitlelere ulaşmış ve toplumsal hafızada derin bir yer edinmiştir. Sultan Gelin, başlık parası karşılığında evlendirilen genç bir köylü kızı olan Sultan’ın, kendi hayatı üzerinde hiçbir söz hakkına sahip olmadan sürekli erkeklerin ve törelerin kararlarına mahkûm edilmesini anlatır. Sultan’ın ilk kocası düğün gecesi ölür; bunun üzerine Kazım Ağa, verdiği paranın boşa gitmemesi için onu önce beş yaşındaki oğluna nişanlar. Genç adam büyüdüğünde başka bir kızla kaçınca Sultan yeniden yalnız kalır ve bu kez yeni doğmuş bir çocuğa nişanlanır.
-
Pusuda: Eser, Anadolu köyündeki ağalık düzenini, gücü elinde tutanların gariban köylüyü nasıl sömürdüğünü ve "pusu kurma" geleneğinin arkasındaki toplumsal cehaleti trajikomik bir dille teşhir eder. Pusuda, şehirden kasabasına dönen Yaşar’ın, kendisinin sevdiği kıza göz koyan ağa Yılanoğlu tarafından öldürtülmek istenmesini anlatır. Yılanoğlu, saf ve yoksul bostancı Dursun’u kandırarak Yaşar’a pusu kurdurur. Ancak plan beklenildiği gibi sonuçlanmaz ve Yaşar’a doğrultulan silah sonunda Yılanoğlu’na yönelir.
-
Ana Hanım Kız Hanım: Yazarın kasaba ve köy bürokrasisini, yetki karmaşasını ve otorite figürlerinin halk üzerindeki etkisini mizahi bir dille eleştirdiği toplumsal komedi türündeki eseridir. Ana Hanım, ekonomik sıkıntılar ve köy yaşamının zorluklarıyla mücadele eden bir kadındır. Kız Hanım ise çocuğu olmadığı için kocasının baskısı altında kalan genç bir kadındır. Kocasının erkek çocuk sahibi olma isteği nedeniyle Kız Hanım'ın üzerine kuma getirilir. Böylece Kız Hanım, kendi iradesi dışında gelişen bir durum nedeniyle toplumun ve ailesinin baskısıyla karşı karşıya kalır. Eserde kara mizah önemli bir anlatım aracıdır. Çok acı ve haksız durumlar zaman zaman güldürücü bir biçimde sunulur. Böylece seyirci hem yaşananlara güler hem de bu olayların arkasındaki toplumsal adaletsizliği fark eder.
-
Mangoma Maskeleri: Cahit Atay’ın kitaplaşmamış oyunlarından biridir. 1984 Enka Sanat Ödülü ile ödüllendirilmiştir.

ÇETİN ALTAN
22 Haziran 1927 tarihinde İstanbul’da, köklü bir bürokrat ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen Çetin Altan, Cumhuriyet dönemi Türk düşünce, basın ve edebiyat tarihine damgasını vurmuş en entelektüel, cesur ve çok yönlü kalemlerden biridir. Dedesi Mithat Paşa'nın yakın dostu olan Ahmet Cevat Paşa, babası ise Mülkiye mezunu üst düzey bir bürokrattır. Çocukluğu ve ilk gençliği İstanbul’un aristokrat ve kültürlü çevrelerinde geçen Altan, ortaöğrenimini disiplini ve köklü Fransız kültürüyle tanınan Galatasaray Lisesi’nde tamamlamış, ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur.
Hukuk eğitimi almasına rağmen avukatlık yapmak yerine erken yaşta edebiyata ve gazeteciliğe yönelmiştir. Edebiyat dünyasına ilk olarak Çınaraltı dergisinde yayımlanan şiirleriyle adım atan Altan, asıl ününü ve toplumsal etkisini gazetecilikte dönemin en çok okunan "fıkra/taşlama" yazarı olarak kazanmıştır.
Çetin Altan, 1965 genel seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi (TİP) listesinden bağımsız İstanbul milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmiştir. Meclis çatısı altındaki sert ve muhalif konuşmaları, dönemin siyasi atmosferinde büyük yankı uyandırmış; dokunulmazlığının kaldırılması ve Meclis içinde fiziksel saldırıya uğraması gibi Türk siyasi tarihinin kırılma noktalarından birinin ana aktörü olmuştur.
Oyunlarında Batı romanı, sosyolojisi ve tiyatro dramaturgisinden beslenen sağlam bir kurgu vardır. Altan; gazete yazılarındaki doğrudan ajitasyon ve politik söylev tarzını tiyatro sahnesine asla ham bir siyaset olarak taşımamış; aksine burjuva ahlakını, küçük memur psikolojisini, rüşvet çarklarını, aydın ikiyüzlülüğünü ve "küçük insan"ın hezeyanlarını incelikli bir mizah, derin bir felsefi altyapı ve usta diyaloglarla sahnelemiştir.
Tiyatro Anlayışı
-
Eleştirel Realizm ve Toplumsal Taşlama: Eserlerinde rüşveti, yolsuzluğu, bürokrasinin hantallığını, yeni zenginleşen burjuvazinin kof değerlerini ve siyasi yozlaşmayı merkezine alır.
-
Kara Mizah ve Keskin Zekâ: Gazetecilik kökenli keskin üslubunu tiyatro diyaloglarına aktarır. Seyirciyi ucuz komediyle değil; durumların ve sistemin absürt yapısını göstererek, güldürürken sarsan bir kara mizahla buluşturur.
-
Birey ve Sistem Çatışması: Oyunlarında dürüst kalmaya çalışan ya da sistemin çarkları arasında ezilip zamanla sistemin bir piyonuna dönüşen "küçük insan"ın veya aydının hezeyanları işlenir.
-
Akıcı ve Dinamik Dil: Diyalogları son derece canlı, zeki, retorik gücü yüksek ve sahne ritmi hızlı metinlerdir.
Tiyatroları:
-
Çemberler: Üç perde ve altı tablodan oluşan eser, modern olduğunu düşünen bir ailenin içindeki sevgisizlik, çatışma ve bireylerin içinde bulundukları hayattan kaçma isteği üzerine kuruludur. Oyunun merkezinde anne, baba, kızları Nevin ve oğulları Nejat olmak üzere dört kişilik bir aile vardır. Baba, ekonomik sıkıntılar nedeniyle aile içindeki otoritesini kaybetmiş, karısı tarafından küçümsenen bir adamdır. Anne ise kumara ve maddi zevklere düşkündür. Kızları Nevin, evlenerek aile ortamından kurtulmak ister; Nejat ise ailesinin sürekli çatışmalarından ve anlamsız bulduğu hayatından bıkmıştır. Böylece ailedeki herkes, bulunduğu ortamdan uzaklaşmak istemektedir. Nejat eğitimini yarım bırakıp bir şilepte kâtip olarak çalışmaya başlar ve İtalya’ya gitmek üzere evden uzaklaşır. Fakat gemide karşılaştığı insanların da kendi ailesindeki kişilere benzediğini fark eder: geminin kaptanı babasını, kadın yolcu annesini, kaçak yolcu Selma ise kız kardeşi Nevin’i hatırlatır. Nejat böylece yalnızca mekân değiştirmenin insanın sorunlarından kurtulmasını sağlamadığını görür. Nejat, gemide karşılaştığı Selma ile yakınlaşır ve onunla evlenir. Aradan yedi yıl geçtikten sonra olaylar yeniden aile evine döner. Nejat’ın babası ölmüş, Nevin evlenmiş fakat mutlu olamamış, anne ise eski alışkanlıklarını sürdürmektedir. Nejat da başlangıçta kaçmak istediği aile hayatına benzer bir hayatın içine yeniden girmiştir. Böylece oyunun temel düşüncesi ortaya çıkar: İnsan, bulunduğu çevreden kaçsa bile kendi sorunlarını ve benzer ilişkileri başka bir yerde yeniden yaşayabilir.
-
Tahteravalli: Yazarın ekonomik ve toplumsal sorunları ele aldığı önemli eserlerinden biridir. Oyunun olay örgüsünün merkezinde memurluk hayatı ve maddi yükselme arzusu bulunur. Başlangıçta sıradan ve dar gelirli bir memur olan başkişinin ekonomik durumunu düzeltme isteği giderek daha güçlü hâle gelir. Daha fazla para ve toplumsal itibar elde ettikçe, başlangıçta önem verdiği dürüstlük ve ahlaki değerlerden uzaklaşmaya başlar. Böylece maddi bakımdan yükselen kişinin manevi açıdan düşüşü ortaya çıkar. Oyunun temel çatışması da bu karşıtlık üzerinden kuruludur: ekonomik yükseliş ile ahlaki çöküş birbirine paralel biçimde ilerler.
-
Dilekçe: Eser, bürokrasi ve devlet dairelerindeki işleyiş bozukluklarını konu alan bir sosyal yergi ve komedidir. Dilekçe, belediyenin saatlerini tamir eden Necmi Torik’in, yaptığı işin karşılığı olan parasını alabilmek için Saatleri Ayarlama Müdürlüğüne verdiği dilekçe sonrasında yaşadıklarını anlatır. Necmi, basit bir alacağını tahsil etmek isterken bürokratik işlemler arasında kaybolur; hatta bir noktada müfettiş sanılması olayların daha da komik hâle gelmesine yol açar. Çetin
-
Diğer tiyatroları: Beybaba, Yedinci Köpek, Mor Defter, Suçlular, Komisyon, Islıkçı.

VEDAT NEDİM TÖR
1897 yılında İstanbul’da, Osmanlı’nın son dönem bürokrat ve entelektüel ailelerinden birinin çocuğu olarak dünyaya gelen Vedat Nedim Tör, Cumhuriyet tarihinin sadece tiyatro yazarı değil; iktisatçısı, sosyologu, yayıncısı ve en büyük kültür hamilerinden biridir. Mülkiye Mektebi kurucularından olan babası Ahmed Nedim Bey'in yanında yetişen Tör, ilk ve ortaöğrenimini Galatasaray Lisesi’nde tamamlamış, ardından yükseköğrenim için Almanya’ya gitmiştir.
Almanya’da Heidelberg Üniversitesi’nde İktisat Fakültesi’ni bitirip doktora derecesi alan Tör, I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Avrupa’daki siyasi çalkantıları, ekonomik çöküşü ve gelişen yeni felsefi/sanatsal akımları yerinde gözlemlemiştir. Bu yıllarda sol düşünceyle tanışmış ve Türkiye’ye döndükten sonra Kurtuluş Savaşı ve erken Cumhuriyet yıllarının yayın organı olan Aydınlık dergisi çevresindeki aydın grubuna katılmıştır.
1932-1934 yılları arasında Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve İsmail Hüsrev Tökin gibi isimlerle birlikte Kadro dergisini kurmuş ve derginin idari sorumluluğunu üstlenmiştir. 1940’lı yıllardan itibaren ise enerjisini Yapı Kredi Bankası’nın Kültür ve Sanat Müşavirliği görevine yöneltmiş; burada Türk kültür hayatını baştan aşağı dönüştüren devasa projelere imza atmıştır. Türkiye’de ilk özel çocuk tiyatrosunun kurulması, Şehir Tiyatroları’na destek olunması, folklor derlemeleri, kitap yayıncılığı, müze/sergi organizasyonları ve sayısız kültür dergisinin (Doğan Kardeş, Aile, Sanat Dünyamız) hayata geçirilmesi Vedat Nedim Tör’ün öncülüğünde gerçekleşmiştir.
Tiyatro yazarlığında ise bu çok yönlü entelektüel birikimi, Batı’da gördüğü Ibsen ve Hauptmann gibi realist/psikolojik dram ustalarının çizgisiyle harmanlamıştır. Oyunlarında politik ve iktisadi birikimini doğrudan kaba bir propaganda olarak kullanmak yerine; paranın insan ruhunda yarattığı yıkımı, Cumhuriyet aristokrasisinin veya yeni zenginlerin yozlaşmasını ve vicdan azabı çeken bireyin psikolojik cinnetlerini sahneye taşımıştır.
Tiyatro Anlayışı
-
Psikolojik Dram ve Karakter Çözümlemesi: 1930'lu ve 40'lı yıllarda Türk tiyatrosu henüz hafif komediler veya tarihsel oyunlar ağırlıktayken; Tör, Batı tiyatrosu (özellikle Ibsen ve Hauptmann) etkisinde psikolojik derinliği olan, karakter odaklı ciddi dramlar yazmıştır.
-
Para ve Ahlak Çatışması: Oyunlarının ana temasını maddiyat hırsının, kolay yoldan zengin olma arzusunun ve paranın insan ruhunda yarattığı tahribat ile ahlaki yozlaşma oluşturur.
-
Bunalım ve Cinnet Tiyatrosu: Karakterleri sıklıkla içsel çatışmalar yaşayan, vicdan azabı çeken, çaresizlik içinde cinnetin veya intiharın eşiğine gelen trajik figürlerdir.
-
Toplumsal Eleştiri: Yeni kurulan Cumhuriyet burjuvazisinin sığ değerlerini, yozlaşan aile yapısını ve dürüstlüğün paraya yenik düşüşünü eleştirir.
Tiyatroları:
-
İşsizler: Vedat Nedim Tör’ün 1924’te yazdığı ve işsizlik ile yoksulluk sorununu merkeze aldığı toplumsal içerikli bir tiyatro eseridir. İşsiz kalan insanların geçim sıkıntıları, toplumdan dışlanmaları ve yaşadıkları çaresizlik üzerinden ekonomik eşitsizlikler ve adaletsiz düzen eleştirilir.
-
Üç Kişi Arasında: Savaşta yaralanarak erkekliğini kaybeden bir adamın, yaşadığı travmanın etkisiyle karısına karşı aşırı derecede kıskanç ve kuşkucu hâle gelmesini anlatır. Koca, karısının kendisini aldatacağından korkarak onu ıssız bir dağ evine kapatır ve böylece onu koruduğunu düşünürken hayatını çekilmez hâle getirir. Kıskançlık, güvensizlik ve ruhsal bunalım giderek büyür ve koca sonunda sinir krizi geçirerek ölür.
-
İmralı'nın İnsanları: Oyunun temel mekânı İmralı Cezaevi'dir. Tör, hapishaneyi yalnızca suçluların cezalandırıldığı kapalı bir alan olarak ele almaz; burada bulunan insanların geçmişlerini, karakterlerini ve topluma yeniden kazandırılma ihtimallerini sorgular. Oyundaki mahkûmlar farklı suçlardan dolayı hapistedir ve her birinin geçmişi ile kişiliği, “suçlu doğulur mu, yoksa toplum mu insanı suça iter?” sorusunu düşündürecek biçimde ele alınır. Böylece hapishane ortamı, toplumun suç ve suçlu konusundaki yaklaşımının tartışıldığı bir sahneye dönüşür.
-
Kör: Bir iş kazasında gözlerini kaybeden iki çocuk babası bir adamın, bu olaydan sonra ailesiyle birlikte yaşadığı maddi ve psikolojik sıkıntıları anlatır. Kocası üzülmesin diye büyük fedakârlıklar yapan kadın, çevrenin yanlış yorumları nedeniyle kocasını aldatmakla itham edilir. Böylece başlangıçta birbirlerine güvenen karı-koca arasında şüphe ve yanlış anlaşılma ortaya çıkar. Gerçekleri ve eşinin yaptığı fedakarlıkları öğrenen kör adam, kendisini ailesine yük olarak görerek umutsuzluğa kapılır ve sonunda intihar eder.
-
Fevkalasrîler: Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki toplumsal değişimi konu alan bir tiyatro eseridir. Oyunda özellikle Batılılaşma ve modernleşmenin yanlış anlaşılması, gösteriş ve özentilik, eski ile yeni değerler arasındaki çatışma eleştirilir. Tör, gerçek modernleşmenin yalnızca kıyafet, yaşam tarzı veya dış görünüşü değiştirmek olmadığını; zihinsel ve kültürel bir dönüşüm gerektirdiğini düşündürür.
-
Diğer tiyatroları: Hayvan Fikri Yedi, Köksüzler, Sanatkâr Aşkı, Hep ve Hiç, Siyah-Beyaz, Aşağıdan Yukarı, Sahte Kahramanlar, Kadın Polis Olursa, Görücü, Çarliston, Halıcı Kız, İstenilmeyen Mucize, Dağ Başındaki Kız, Sonsuz, Havicat Diplomat, Batista.

VASIF ÖNGÖREN
1938 yılında Kütahya’da doğan Vasıf Öngören, Cumhuriyet dönemi Türk tiyatrosunda Epik Tiyatro anlayışının Haldun Taner ve Sermet Çağan ile birlikte en önemli teorisyenlerinden ve uygulayıcılarından biridir. Gençlik yıllarında tiyatroya ilgi duyan Öngören, İstanbul Üniversitesi Gençlik Tiyatrosu'nda ve cep tiyatrolarında oyunculuk ve reji denemeleri yaptıktan sonra 1960’ların başında Doğu Berlin’e gitmiştir. Burada altı yıl kalarak tiyatro tarihinin dönüm noktalarından biri olan Berliner Ensemble’da Bertolt Brecht’in çalışma yöntemlerini, diyalektik tiyatro anlayışını ve yabancılaştırma efektlerini doğrudan yerinde inceleme fırsatı bulmuştur.
Türkiye’ye döndükten sonra edindiği bu birikimi doğrudan yerli kitlelerle buluşturmak amacıyla Ankara Birliği Sahnesi’ni (1969) kurmuştur. Öngören, tiyatroyu katarsis (arınma) sağlayan bir eğlence aracı olarak değil; seyirciye toplumsal sınıfını, ekonomik çarkları ve tarihsel koşulları sorgulatan bir "düşünme laboratuvarı" olarak görmüştür. 12 Mart 1971 muhtırası sonrasında politik duruşu ve sahnelediği oyunlar nedeniyle tutuklanmış, cezaevinde de yazmaya devam etmiştir. Tahliye olduktan sonra tiyatro çalışmalarını İstanbul’da ve ardından gittiği Almanya’da sürdüren yazar, 1984 yılında henüz 46 yaşındayken Amsterdam’da geçirdiği kalp krizi sonucu erken yaşta hayatını kaybetmiştir.
Tiyatro Anlayışı
-
Diyalektik ve Epik Tiyatro: Oyunlarında çatışmaları kişisel çekişmeler üzerinden değil; sınıf bilinci, üretim ilişkileri ve toplumsal düzenin çelişkileri üzerinden kurar. Seyircinin karakterle özdeşleşmesini engelleyerek nesnel bir eleştirel göz geliştirmesini sağlar.
-
Seçenek Sunma Metodu: Karakterlerine sistem içerisinde farklı yollar çizdirir ve seyirciye "Bu koşullarda başka ne yapılabilirdi?" sorusunu sordurarak toplumsal farkındalık yaratır.
-
Toplumsal Dönüşüm ve Tarihsel Fon: 15-16 Haziran İşçi Direnişi, Almanya’ya işçi göçü veya fabrika grevleri gibi somut tarihsel olayları oyunlarının arka planına yerleştirir.
Tiyatroları:
-
Asiye Nasıl Kurtulur?: Türk tiyatrosunun önemli epik tiyatro örneklerinden biridir. Oyunun merkezinde Asiye adlı yoksul bir genç kızın hayat hikâyesi vardır. Asiye, annesinin hayat kadını olması nedeniyle toplum tarafından zaten damgalanmış bir çevrede büyür. Buna rağmen namuslu ve düzenli bir hayat kurmaya çalışır. Ancak yoksulluk, ekonomik çaresizlik ve toplumun ön yargıları onun önüne sürekli engeller çıkarır. Anlatıcı, Asiye’nin hayatındaki kritik noktalarda oyunu durdurur ve “Asiye bu durumda ne yapmalı?” sorusunu Fuhuşla Mücadele Dernekleri Genel Başkanı Seniye Gümüşcü’ye yöneltir. Böylece seyirci, Asiye’nin başına gelenleri yalnızca izlemek yerine onun için önerilen çözümleri de sorgulamaya yönlendirilir. Seniye Hanım’ın önerdiği çözümler genellikle ahlakçı ve küçük burjuva bakış açısını temsil eder. Asiye'nin farklı durumlarda “kurtulması” için çeşitli yollar denenir; fakat ekonomik koşullar ve toplumsal yapı değişmediği için bu çözümler birer birer başarısız olur. Sonunda Asiye, geçimini sağlayabilmek için hayat kadını olmak zorunda kalır. Fakat hikâye burada da bitmez: Asiye zamanla sistemin mağduru olmaktan çıkıp randevuevi işleten bir sermayedara dönüşür. Böylece oyunun çarpıcı ironisi ortaya çıkar: Sistemin dışına çıkamayan Asiye, sonunda sistemin bir parçası hâline gelir.
-
Almanya Defteri: Yazarın 1965’te yazdığı Göç adlı ilk oyununun daha sonra yeniden düzenlenmiş ve geliştirilmiş biçimidir. Öngören’in toplumcu-gerçekçi ve epik tiyatro anlayışını yansıtan önemli eserlerden biri olan oyun, özellikle 1960’lı yıllarda Türkiye’den Almanya’ya işçi göçünün ekonomik ve toplumsal nedenlerini ele alması bakımından önemlidir. Oyunun olay örgüsünün merkezinde, 1950’li yıllarda Türkiye’de ekonomik sıkıntılar içinde yaşayan bir aile bulunur. Geçimlerini oto tamirciliği yaparak sağlamaya çalışan aile, zamanla artan ekonomik sorunlar ve çalışma koşullarının ağırlığı karşısında zor durumda kalır. Daha iyi bir hayat ve ekonomik refah umuduyla Almanya’ya gitme düşüncesi ortaya çıkar. Aile Almanya’ya gitme hazırlıkları sırasında elindeki imkânları kullanır ve büyük umutlar besler. Fakat göç süreci beklenildiği kadar kolay değildir. Ailenin bazı bireyleri Almanya’da çalışmaya giderken aile içindeki bağlar zayıflar ve aile giderek parçalanır. Böylece başlangıçta refaha ulaşma umuduyla başlayan göç, beraberinde yalnızlık, uyum sorunları ve aileden uzaklaşma gibi yeni problemler getirir. Almanya Defterinin önemli bir özelliği de epik tiyatro tekniklerini kullanmasıdır. Öngören, seyircinin olaylara yalnızca duygusal olarak kapılmasını istemez; seyircinin yaşananları sorgulamasını ve neden-sonuç ilişkilerini düşünmesini amaçlar.
-
Oyun Nasıl Oynanmalı?: Yazarın 1972-1974 yılları arasında cezaevindeyken yazdığı ve ilk kez 1974’te İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen önemli eserlerinden biridir. Oyun Nasıl Oynanmalı?, gecekonduda yaşayan işçi ailesinin kızı Sevil’in sinema yıldızı olma serüvenini, bunu yönlendiren bir yarışma programı aracılığıyla anlatır. Yarışmacılar, para ödülünü kazanabilmek için Sevil’in hayatına müdahale eder; ancak onu “kurtarmaya” çalışırken giderek sömürü düzeninin bir parçası hâline getirirler. Vasıf Öngören, oyun içinde oyun tekniği ve epik tiyatro anlayışıyla seyirciyi yalnızca hikâyeyi izlemeye değil, bu düzenin nasıl işlediğini ve insanların neden sömürüldüğünü sorgulamaya yöneltir.
-
Zengin Mutfağı: Eser, 15-16 Haziran 1970 işçi hareketinin bir zengin köşkünün mutfağındaki çalışanlar üzerindeki etkisini anlatır. Başlangıçta siyasetle ilgilenmeyen Lütfü Usta ve diğer çalışanlar, toplumdaki büyük çatışmanın kendi hayatlarına girmesiyle taraf seçmek zorunda kalırlar. Selim'in sermaye tarafına, Zehra'nın ise işçi sınıfına yönelmesi sınıfsal ayrışmayı gösterirken, Lütfü Usta'nın değişimi “tarafsız kalmak mümkün müdür?” sorusunu gündeme getirir. Vasıf Öngören, epik tiyatro anlayışıyla sınıf çatışmasını, emek-sermaye ilişkilerini ve siyasal bilinçlenmeyi ele alır.

Cumhuriyet Dönemi Tiyatrosu Diğer Yazar/Eserler
Yaşar Nabi Nayır: Mete, İnkılap Çocukları, Beş Devir, Köyün Namusu
Vasfi Mahir Kocatürk: Yaman, Sanatkar
Cevdet Kudret Solok: Tersine Akan Nehir, Rüya İçinde, Danyal ve Sara, Kurtlar
Ahmet Muhip Dıranas: Gölgeler, O Böyle İstemezdi
Faruk Nafiz Çamlıbel: Özyurt, Canavar, Akın, Kahraman, Yayla Kartalı
Halit Fahri Ozansoy: Baykuş, Sönen Kandiller, İlk Şair, 10 Yılın Destanı, Nedim, Hayalet, Bir Dolaptır Dönüyor, İki Yanda
Necip Fazıl Kısakürek: Tohum, Bir Adam Yaratmak, Künye, Para, Reis Bey, Sabır Taşı, Nâmı Diğer Parmaksız Salih, Siyah Pelerinli Adam, Yunus Emre
Yusuf Ziya Ortaç: Binnaz, Nikâhta Keramet, Kördüğüm
Behçet Necatigil: Yıldızlara Bakmak, Gece Aşevi, Üç Turunçlar, Pencere, Ertuğrul Faciası
Nazım Hikmet Ran: Kafatası, Bir Ölü Evi, Ferhat ile Şirin, Unutulan Adam, Enayi, Sabahat, İnek
Rıfat Ilgaz: Hababam Sınıfı, Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı, Hababam Sınıfı Uyanıyor, Hababam Sınıfı Baskında, Çatal Matal Kaç Çatal, Abbas Yola Giden
Behçet Kemal Çağlar: Çoban, Atilla, Deniz Abdal
Melih Cevdet Anday: Mikado’nun Çöpleri, İçerdekiler, Dikkat Köpek Var, Dört Oyun, Ölüler Konuşmak İster
Oktay Rifat Horozcu: Çil Horoz, Birtakım İnsanlar, Oyun İçinde Oyun, Atlar ve Filler, Yağmur Sıkıntısı, Kıskançlar, Kadınlar Arasında
Nuri Pakdil: Kalbimin Üstünde Bir Avuç Güneş, Put Yayımevleri
Murathan Mungan: Mahmut ile Yezida, Taziye, Geyikler, Lanetler, Bir Garip Orhan Veli, Kağıt Taş Kumaş, Mutfak
Emine Işınsu: Bir Yürek Satıldı, Adsız Kahramanlar, Bir Milyon İğne
Tarık Buğra: Ayakta Durmak İstiyorum, Akümülatörlü Radyo, Dört Yumruk, Yüzlerce Çiçek Birden Açtı, İbiş'in Rüyası, Güneş ve Arslan
Talip Apaydın: Bir Yol
Muzaffer İzgü: İnsaniyettin, Kara Düzen, Reçetesi Peçete, Gön, Her Devrin İti, Utanmıyorum Üşüyorum, Sınır, Duvar, Lütfen Kızımla Evlenir misiniz?
Adalet Ağaoğlu: Bir Piyes Yazalım, Yaşamak, Evcilik Oyunu, Tombala, Çatıdaki Çatlak, Sınırlarda, "Üç Oyun: Bir Kahramanın Ölümü, Çıkış, Kozalar", Kendini Yazan Şarkı, Çok Uzak - Fazla Yakın, Duvar Öyküsü, Fikrimin İnce Gülü, Çağımızın Tellalı
Nezihe Meriç: Sular Aydınlanıyordu, Sevdican, Çın Sabahta
Füruzan: Redife'ye Güzelleme, Kış Gelmeden

Slaytlar
İslamiyet öncesi Türk edebiyatı hakkında hazırlanmış slaytlar
İslamiyet Öncesi Türk edebiyatının genel özellikleri ile ilgili slayt:
İslamiyet öncesi Türk destanları ile ilgili slayt:
Özet Videolar
İslamiyet Öncesi Türk edebiyatı hakkında hazırlanmış özet video içerikleri
Dönemin genel özellikleri ile ilgili özet video:
İslamiyet öncesi Türk destanları ile ilgili özet video:


