
Dönem Tiyatrosunun Genel Özellikleri
Servet-i Fünun tiyatrosu (1896-1901), Türk edebiyatında tiyatro türünün "sahneden kitap sayfalarına sığındığı" durgunluk dönemidir. Tanzimat döneminde Namık Kemal ve Ahmet Vefik Paşa ile halkı eğitmek için bir "kürsü" gibi kullanılan tiyatro; bu dönemde siyasi baskılar nedeniyle toplumsal işlevini yitirmiş ve sadece "edebi bir metin" olarak varlığını sürdürmüştür. Bu dönem, tiyatronun geliştiği değil, "zorunlu bir suskunluğa girdiği" evredir.
Dönemin Genel Karakteri ve Zihniyeti
Şiir ve romanda zirveye çıkan Servet-i Fünun sanatçıları, tiyatroda aynı başarıyı gösterememiştir. Bunun temel sebebi, II. Abdülhamit'in İstibdat yönetiminin tiyatroya uyguladığı ağır sansürdür. Tiyatro, toplu halde izlenen ve halkı galeyana getirme potansiyeli olan bir sanat dalı olduğu için, saray tarafından potansiyel tehlike olarak görülmüştür.
Bu zihniyet, yazarları "oynanmak için" değil, "okunmak için" oyun yazmaya itmiştir. Sahnelerin kapanması veya sıkı denetim altında olması nedeniyle tiyatro eserleri dergilerde tefrika edilmiş, ancak 1908'de Meşrutiyet ilan edildikten sonra sahnelenebilmiştir.
Tiyatro Anlayışının Temel Özellikleri
Servet-i Fünun tiyatrosu, dönemin "içe kapanık" ruh hali etrafında, şu teknik ve tematik sütunlar üzerine inşa edilmiştir:
-
"Okunmak İçin Tiyatro" Anlayışı: önemin en belirgin özelliğidir. Sansür kurulları tarafından oyunların sahnelenmesine izin verilmemesi, yazarları tiyatro tekniğinden (sahne, dekor, jest, mimik) uzaklaştırmış; oyunları karşılıklı konuşmalardan oluşan birer "roman" gibi yazmaya yöneltmiştir.
-
Bireysel ve Ev İçi Konular (Salon Dramları): Siyaset, vatan, hürriyet gibi kavramlar yasak olduğu için; tıpkı romanda olduğu gibi tiyatroda da konu "aile içi ilişkiler" ile sınırlandırılmıştır. Evlilik, boşanma, kıskançlık ve miras kavgaları ana temalardır.
-
Ağır ve Edebi Dil: Tiyatro, doğası gereği konuşma diline yakın ve hareketli olmalıdır. Ancak Servet-i Fünuncular, romanlarında kullandıkları o süslü, ağdalı ve uzun cümleli dili tiyatroya da taşımışlardır. Bu durum, eserlerin sahnelenme şansını (oyranabilirliğini) daha da azaltmıştır.
-
Geleneksel Tiyatroya Sırt Çevirme: Tanzimatçıların aksine, bu dönem sanatçıları Karagöz, Ortaoyunu ve Meddah gibi geleneksel Türk tiyatrosu unsurlarını "ilkel" bularak tamamen reddetmişlerdir. Yüzleri tamamen Batı (Fransız) tiyatrosuna dönüktür.
-
Dram Türünün Hakimiyeti: Komediden ziyade, dönemin melankolik ruhuna uygun olarak "Dram" türü tercih edilmiştir. İnsan ruhunun acılarını ve aile facialarını anlatan eserler çoğunluktadır.
-
1908 Sonrası Sahnelenme: Bu dönemde yazılan eserlerin büyük çoğunluğu, ancak II. Meşrutiyet'in ilanıyla gelen özgürlük ortamında (1908'den sonra) sahne ışıklarıyla buluşabilmiştir.
-
Teknik Zayıflık ve Hareket Eksikliği: Dönemin romanında görülen teknik kusursuzluk, tiyatroda yoktur. Eserler sahne tekniğinden uzaktır; olay akışı (aksiyon) çok azdır, sahneler genellikle uzun, durağan ve felsefi konuşmalarla doludur. Yazarlar, tiyatroyu "karşılıklı konuşulan bir roman" gibi kurguladıkları için sahne dinamizmini yakalayamamışlardır.
-
Adaptasyon ve Uyarlama Ağırlığı: Telif (orijinal) eser üretimi kısıtlı kalmıştır. Yazarlar, riskli sularda yüzmek veya sıfırdan kurgu yapmak yerine, Fransız edebiyatından (özellikle Molière ve dönemdaşları) aldıkları oyunları Türkçeye uyarlamayı (adapte etmeyi) tercih etmişlerdir. Bu durum, tiyatronun millileşmesini geciktirmiştir.
-
Mekan Kısıtlılığı: İstibdat yönetiminin "kalabalıkların toplanmasından" duyduğu rahatsızlık eserlerin içine de sinmiştir. Olaylar sokakta, meydanda veya kamusal alanda geçmez. Mekanlar istisnasız olarak köşklerin salonları, yalıların odaları veya kapalı kapılar ardıdır. Dış dünya, tiyatro sahnesinden tamamen silinmiştir.
-
Evlilik Kurumunun Masaya Yatırılması: Siyaset yasak olunca, yazarların en çok irdelediği toplumsal kurum "evlilik" olmuştur. "Görücü usulü evlilik" ile "aşk evliliği" çatışması, alafranga yaşamın getirdiği evlilik sorunları, boşanma hakkı ve aile içi sadakatsizlik gibi konular; dönemin tiyatro metinlerinin belkemiğini oluşturmuştur.
Dönemin Öncü İsimleri ve Katkıları
Bu dönemde tiyatro "üvey evlat" muamelesi görse de, bazı isimler bu türe önemli eserler kazandırmıştır:
Hüseyin Suat Yalçın
-
Servet-i Fünun topluluğunun "Tiyatro Yazarı" olarak anılan en önemli ismidir. Şairliğinden çok tiyatroculuğu ile tanınır.
-
Hem dram hem de komedi türünde başarılı eserler vermiştir. Diyalogları diğerlerine göre daha canlıdır.
-
Şehbal yahut İstibdadın Son Perdesi: Dönemin baskıcı yönetimini eleştirdiği en ünlü oyunudur.
-
Kirli Çamaşırlar: Toplumsal yozlaşmayı mizahi bir dille anlattığı adaptasyon eseridir.
Mehmet Rauf
-
Psikolojik roman ustası olan yazar, tiyatroda da kahramanların iç dünyasını ve ruhsal çatışmalarını sahneye taşımıştır.
-
Pençe: Aşk ve kıskançlık temasını işlediği, en bilinen oyunudur.
-
Sansar: Yine entrika ve insan ilişkileri üzerine kurulu bir dramdır.
Halit Ziya Uşaklıgil
-
Romanın büyük ustası, tiyatro türünde de denemeler yapmış ancak romanları kadar ses getirmemiştir.
-
Kabus: Yazarın en bilinen tiyatro eseridir. Mutsuz bir evliliği ve ruhsal buhranları anlatır.
-
Füruzan ve Fare: Fransız tiyatrosundan adapte ettiği diğer oyunlarıdır.
Cenap Şahabettin
-
Şiirdeki ağır dilini tiyatroda nispeten sadeleştirmiş, ancak yine de entelektüel düzeyi yüksek, nükteli diyaloglara dayalı oyunlar yazmıştır.
-
Yalan: Toplumsal değerleri ve doğruluğu sorguladığı oyunudur.
-
Körebe: Kadın-erkek ilişkilerini ve evlilik kurumunu ele aldığı eseridir.
Tiyatro Yazarları

HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
1866 yılında İstanbul’da doğan Halit Ziya Uşaklıgil, gençlik yıllarını geçirdiği İzmir’de aldığı eğitimle ve öğrendiği Fransızca sayesinde Batı edebiyatını ana kaynağından takip etmiştir. Servet-i Fünun topluluğunun en güçlü kalemi olarak asıl devrimini roman sahasında yapsa da, Batılı anlamda tiyatroya da ilgi duymuş ve bu türde de eserler vermiştir.
Onu çağdaşlarından ayıran en ayırt edici özelliği, "roman tekniğini tiyatroya taşıyan isim" olmasıdır. Tiyatro eserlerini bir "sahne metni" olmaktan çok, karşılıklı konuşmalarla ilerleyen "psikolojik bir roman" gibi kurgulamış; romancılığındaki o derin tahlil gücünü ve teknik titizliği sahneye yansıtmaya çalışmıştır.
Tiyatro Anlayışı
-
Dram Türüne Hakimiyet: Tiyatrolarında komediye veya hafif konulara yer vermemiştir. Servet-i Fünun’un genel havasına uygun olarak, insanların iç dünyasındaki çatışmaları, acıları ve hüzünleri işleyen ağır "dram" türünü tercih etmiştir.
-
Okunmak İçin Tiyatro: Dönemin sansür baskısı ve yazarın edebi üslubu nedeniyle, oyunları sahnelenmekten çok "okunmak" amacıyla yazılmıştır. Sahne tekniği ve hareketlilik (aksiyon) zayıf, buna karşılık edebi ve felsefi diyaloglar güçlüdür.
-
Bireysel ve Ailevi Konular: Romanlarında olduğu gibi tiyatrolarında da toplumsal meselelerden uzak durmuştur. Eserlerinin merkezinde "aile kurumu", "evlilikteki sadakatsizlikler", "boşanma" ve "bireysel buhranlar" yer alır.
-
Edebi ve Ciddi Dil: Tiyatro dili, romanlarına göre bir nebze daha sade olsa da, yine de doğal konuşma dilinden uzaktır. Karakterler, sokaktaki insan gibi değil, birer "Servet-i Fünun aydını" gibi seçkin, kurallı ve edebi cümlelerle konuşurlar.
-
Adaptasyon (Uyarlama) Çalışmaları: Fransız edebiyatını yakından takip eden yazar, telif eserlerinin yanı sıra Fransız tiyatrosundan Türkçeye uyarlamalar da yapmış, Batılı tiyatro yapısını Türk sahnesine monte etmeye çalışmıştır.
-
Realist Yaklaşım: Tiyatrolarında da Realizm akımına bağlıdır. Olayları abartıdan uzak, neden-sonuç ilişkisi içinde ve psikolojik gerçekliğe uygun olarak kurgulamıştır.
Tiyatroları:
-
Kabus: Yazarın 1918 yılında sahnelenen (yazımı daha öncedir), en özgün ve başarılı tiyatro eseridir. Mutsuz bir evlilik, yasak aşk ve kıskançlık üçgeninde gelişen; kahramanların yaşadığı ruhsal çöküntüyü ve "kabus" dolu anları anlatan üç perdelik dramdır.
-
Füruzan: Fransız yazarlar Alexandre Dumas Fils ve Sardou etkisinde kalarak yazdığı, Fransızcadan adapte ettiği bir eserdir. Yine aşk, fedakarlık ve kadın psikolojisi üzerine kuruludur.
-
Fare: Yazarın Fransız yazar Edouard Pailleron’dan uyarladığı üç perdelik oyunudur. Toplumsal hiciv unsurları taşıyan, insan ilişkilerindeki ikiyüzlülüğü irdeleyen bir eserdir.
MEHMET RAUF

1875 yılında İstanbul’da doğan Mehmet Rauf, Bahriye Mektebi mezunu bir deniz subayıdır. Edebiyat dünyasında asıl şöhretini Eylül romanıyla kazanmış olsa da, özellikle II. Meşrutiyet’ten (1908) sonra tiyatro türüne büyük ilgi duymuş ve bu alanda pek çok eser vermiştir.
Onu çağdaşlarından ayıran en ayırt edici özelliği, "Psikolojik Derinliği Sahneye Taşıyan İsim" olmasıdır. Romanlarında olduğu gibi oyunlarında da olayın dış akışından çok, kahramanların ruhsal çalkantılarını, aşk acılarını ve vicdan muhasebelerini sahnelemiştir.
Tiyatro Anlayışı
-
Aşk ve İhtiras: Oyunlarının ana teması, romanlarıyla birebir aynıdır: Kadın-erkek ilişkileri, yasak aşklar, kıskançlık krizleri ve ihanet. Sahnede toplumsal meselelerden çok, bireyin "kalp ağrılarını" ve tutkularını işlemeyi tercih etmiştir.
-
Roman Havasında Tiyatro: Eserleri, sahne tekniği açısından zayıf, edebi diyalog açısından güçlüdür. Oyunları izlenirken sahnede bir tiyatro eseri değil de, karşılıklı konuşmalarla ilerleyen canlı bir "psikolojik roman" okunuyormuş hissi verir.
-
Dram ve Ruh Tahlili: Komediye pek yaklaşmamış, genellikle dram türünde eserler vermiştir. Kahramanları sahnede sadece konuşmaz; aynı zamanda ruhsal analizlerini dışa vururlar.
-
Sade ve Doğal Dil: Halit Ziya’nın tiyatro diline kıyasla, Mehmet Rauf’un sahne dili çok daha akıcı, doğal ve konuşma diline yakındır. Bu özelliği, oyunlarının sahnelendiğinde seyirci tarafından daha kolay anlaşılmasını sağlamıştır.
-
Evlilik Eleştirisi: Oyunlarında sık sık evlilik kurumunu masaya yatırmış; görücü usulü evliliklerin yarattığı mutsuzlukları, eşler arasındaki uyumsuzlukları ve bunun sonucunda ortaya çıkan aldatma (ihanet) temasını işlemiştir.
Tiyatroları:
-
Pençe: Yazarın en başarılı ve en çok bilinen oyunudur. 1909’da sahnelenmiştir. Çapkınlığıyla tanınan ve evliliğe karşı olan Pertev Bey’in, sonunda aşkın "pençesine" düşüşünü ve yaşadığı dramı anlatır. İnsan psikolojisindeki çelişkileri sahnelemesi açısından önemlidir.
-
Sansar: 1920 yılında sahnelenen üç perdelik oyunudur. İnsan ilişkilerindeki kurnazlığı, çıkarcılığı ve kötülüğü bir "sansar" metaforu üzerinden anlatan, entrika dozu yüksek bir dramdır.
-
Cidal: Aşk ve gurur arasındaki çatışmayı (mücadeleyi) işleyen, roman kurgusuna yakın duran bir diğer tiyatro eseridir.
-
Yağmurdan Doluya: Evlilikten kaçarken daha kötü bir duruma düşmeyi anlatan, adından da içeriği anlaşılan oyunudur.

CENAP ŞAHABETTİN
1870 yılında Manastır’da doğan Cenap Şahabettin, Askeri Tıbbiye mezunu bir doktordur. İhtisas için gittiği Paris’te Sembolizm akımını tanımış ve Türk şiirine o güne kadar duyulmamış "yeni ve garip" kelimeleri sokmuştur. Ancak tiyatro yazarlığı, şairliğinin tam tersi bir istikamette ilerlemiştir.
Onu çağdaşlarından ayıran en ayırt edici özelliği, "zeka ve nükte tiyatrosu" yapmasıdır. Şiirlerinde duyguyu ve musikiyi (ahengi) önemserken; tiyatroda aklı, zekayı ve hazırcevaplığı ön plana çıkarmıştır. Sahnedeki karakterleri, olaylardan ziyade birbirlerine söyledikleri zekice sözlerle (özdeyiş/vecize) akılda kalır.
Tiyatro Anlayışı
-
Şairliğinin Zıttı Bir Dil: Cenap denilince akla gelen o anlaşılmaz, ağır ve süslü şiir dili, tiyatrolarında yoktur. Sahnede nispeten sade, akıcı ve nükteli bir dil kullanır. Ancak bu sadelik "halk dili" değil, "kibar ve eğitimli salon dili"dir.
-
Töre Komedisi: Eserlerinde genellikle "Töre Komedisi" (Moeurs) tarzını benimsemiştir. Toplumun aksayan yönlerini, batıl inançları, görücü usulü evliliği ve kadın-erkek ilişkilerindeki çarpıklıkları; ağlatarak değil, iğneleyerek ve güldürerek eleştirir.
-
Karakterlerin Ağzından Cenap Konuşur: Tiyatrolarındaki en büyük teknik kusur, karakterlerin kişiliklerine uygun konuşmamasıdır. Uşak da, beyefendi de, hanımefendi de hepsi Cenap Şahabettin gibi zeki, felsefi ve süslü cümleler kurar. Yazar, kendi zekasını karakterleri üzerinden sergilemeyi sever.
-
Diyalog Ustalığı: Olay örgüsünden çok, karşılıklı konuşmalardaki (diyalog) başarı ön plandadır. Karakterler sürekli birbirlerine laf çarpar, kelime oyunları yapar. Eserleri birer "özdeyiş antolojisi" gibidir.
-
Kadın ve Evlilik Teması: Dönemin diğer yazarları gibi o da "evlilik" kurumunu sorgular. Özellikle kadınların toplum içinde daha özgür olması gerektiğini, peçenin ve kafes arkası yaşamın yanlışlığını savunur.
Tiyatroları:
-
Körebe: Yazarın en başarılı ve en meşhur eseridir. Görücü usulü evliliğin sakıncalarını ve kadınların kendi eşlerini seçme hakkını savunan bir töre komedisidir. Başkahraman Nevber, peçesini açarak kendi kaderini tayin eden modern bir kadın figürüdür.
-
Yalan: Yazarın dram türündeki önemli eseridir. Hastalık nedeniyle söylenen "beyaz bir yalanın" nasıl büyüyerek felaketlere yol açtığını ve ailenin dağılmasını anlatır.
-
Küçükbeyler: Batılılaşmayı yanlış anlayan, mirasyedi ve züppe tipleri eleştirdiği komedi türündeki eseridir.
-
Merbûbe (Dadı): Cariyeliği ve aile içi ilişkileri eleştirel bir gözle ele aldığı bir diğer oyunudur.

HÜSEYİN SUAT YALÇIN
1867 yılında İstanbul’da doğan Hüseyin Suat Yalçın, asıl mesleği tıp doktorluğu olan bir aydındır. Servet-i Fünun topluluğu içinde hem lirik şairliği hem de "Gâve-i Zâlim" takma adıyla yazdığı hicivleriyle (mizahi eleştiri) tanınsa da, onun edebiyat tarihimizdeki asıl ağırlığı tiyatro alanındadır. Topluluğun dağılmasından sonra da Cumhuriyet dönemine kadar eser vermeye devam etmiştir.
Onu çağdaşlarından ayıran en ayırt edici özelliği, Servet-i Fünun’un "Tiyatro Mimarı" olmasıdır. Diğer üyeler (Halit Ziya, Mehmet Rauf) tiyatroyu "yan bir uğraş" olarak görürken; Hüseyin Suat bu türe profesyonelce yaklaşmış, teknik açıdan sahnelenmeye en uygun ve sayıca en fazla eseri o kaleme almıştır.
Tiyatro Anlayışı
-
Adaptasyon (Uyarlama) Dehası: Hüseyin Suat, telif (orijinal) eserlerinden çok uyarlamalarıyla devleşmiştir. Fransız tiyatrosundan aldığı eserleri, Türk toplum yapısına, yerli isimlere ve adetlere o kadar başarılı bir şekilde uyarlamıştır ki; seyirci bu eserlerin yabancı bir yazara ait olduğunu anlamamıştır. Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere uyarlamalarında yaptığını, o modern tiyatroda yapmıştır.
-
Sahne Dili ve Teknik: Doktor olmasının getirdiği gözlem yeteneğiyle, sahne tekniğini çok iyi çözmüştür. Eserlerinde Servet-i Fünun’un o ağır ve durağan havası yoktur. Olay örgüsü sağlam, sahneler arası geçişler akıcıdır. Diyalogları, karakterlerin sosyal statüsüne uygun ve doğaldır.
-
Sosyal Eleştiri ve Hiciv: Mizahi yönünü tiyatrolarında da kullanmıştır. Özellikle aile kurumundaki yozlaşmayı, çıkara dayalı ilişkileri ve toplumsal ikiyüzlülüğü, güldürü unsurlarıyla harmanlayarak eleştirmiştir. Dramlarında bile ince bir hiciv hissedilir.
-
Siyasi Cesaret: Servet-i Fünun döneminin "sudan sabuna dokunmayan" genel tavrının aksine, II. Meşrutiyet’in hemen ardından yazdığı oyunlarla (özellikle Şehbal) istibdat döneminin baskılarını ve hafiyelik teşkilatını sahnede en sert eleştiren yazarlardan biri olmuştur.
-
Tür Çeşitliliği: Sadece dram veya sadece komedi yazmamış; her iki türde de (ayrıca manzum ve mensur olarak) başarılı örnekler vermiştir.
Tiyatroları:
-
Şehbal yahut İstibdadın Son Perdesi: Yazarın en meşhur telif (orijinal) eseridir. 1908’de sahnelenmiştir. II. Abdülhamit dönemindeki baskı rejimini, jurnalciliği (muhbirlik) ve hürriyet mücadelesini konu alır. Dönemin siyasi atmosferini yansıtması bakımından tarihi bir belge niteliğindedir.
-
Kirli Çamaşırlar: Fransızcadan uyarladığı, toplumsal yergisi yüksek bir komedidir. Toplum içinde "temiz" görünen saygın insanların, aslında arka planda ne kadar "kirli" işler çevirdiğini mizahi bir dille ortaya döker.
-
Çürük Temel: Fransız yazar Emile Fabre’in "La Casserole" adlı oyunundan uyarladığı eseridir. Aile kurumunun çürük temeller üzerine kurulduğunda nasıl yıkılacağını ve paranın insan ilişkilerini nasıl yozlaştırdığını anlatan, dönemin en başarılı adaptasyonlarından biridir.
-
Yamalar: Yine bir uyarlama olan bu eser, evlilik kurumunu ve "yamalı bohça"ya dönen problemli insan ilişkilerini konu alır.
-
Deva-yı Aşk: Yazarın doktor kimliğinden izler taşıyan, aşkın bir hastalık mı yoksa şifa mı olduğunu irdeleyen, manzum (şiir şeklinde) olarak yazdığı ve Moliere’den etkilendiği komedisidir.
-
Hülle: Dini nikah ve boşanma meselelerindeki (hülle geleneği) çarpıklıkları eleştirdiği, dönemin ses getiren mizahi oyunlarındandır.

FAİK ALİ OZANSOY
1876 yılında Diyarbakır’da doğan Faik Ali Ozansoy, Mülkiye Mektebi mezunudur ve uzun yıllar devlet kademelerinde (valilik, mutasarrıflık) görev yapmıştır. Servet-i Fünun topluluğuna katıldığında yazdığı aşırı duygusal ve hüzünlü şiirlerle tanınmış, Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’den sonra topluluğun en önemli şairlerinden biri kabul edilmiştir.
Onu çağdaşlarından ayıran en ayırt edici özelliği, "Abdülhak Hamit Ekolünün Takipçisi" olmasıdır. Tiyatrolarında Servet-i Fünun’un "salon içi" havasından çıkarak, tıpkı üstadı Abdülhak Hamit gibi tarihi konulara, görkemli devirlere ve manzum (şiirsel) anlatıma yönelmiştir.
Tiyatro Anlayışı
-
Lirik ve Manzum Tiyatro: Tiyatrolarını düz yazı (nesir) değil, genellikle manzum (şiir) şeklinde yazmıştır. Sahnedeki karakterler doğal konuşmazlar; duygularını, hüzünlerini ve düşüncelerini uzun, sanatlı ve ölçülü şiirlerle ifade ederler. Bu yönüyle oyunları, "sahnelenmiş uzun şiirler" gibidir.
-
Tarihe Romantik Bakış: Diğer Servet-i Fünuncular aile içi dramları işlerken, Faik Ali yüzünü tarihe dönmüştür. Ancak bu, belgeli bir tarihçilik değil; tarihin "ihtişamlı ve hüzünlü" sayfalarına duyulan romantik bir özlemdir. Lale Devri gibi zevk, sefa ve hüznün iç içe olduğu dönemleri sever.
-
Ağır ve Sanatlı Dil: Şiirlerindeki o son derece ağır, Arapça ve Farsça kelimelerle dolu dil yapısını tiyatrolarına da taşımıştır. Bu yüzden eserlerinin anlaşılması zordur ve sahne tekniği açısından "ağır" eserlerdir.
-
Okunmak İçin Tiyatro: Eserleri sahne tekniği (aksiyon, hareket) açısından zayıf, edebi değer açısından güçlüdür. İzleyicinin gözüne değil, okuyucunun hayaline ve kulağına hitap eder.
-
Duygu ve Melankoli: Tarihi karakterleri anlatırken bile onları bir kahraman gibi değil, bir "Servet-i Fünun şairi" gibi hassas, kırılgan ve melankolik bir ruh haliyle konuşturur.
Tiyatroları:
-
Payitahtın Kapısında: Yazarın en bilinen manzum tiyatrosudur. İstanbul’un Fethi'ni konu alır. Ancak fetih, sadece askeri bir zafer olarak değil; karakterlerin iç dünyaları, heyecanları ve Bizans ile Osmanlı arasındaki medeniyet muhasebesi üzerinden şiirsel bir dille anlatılır.
-
Nedim ve Lale Devri: Yazarın ruh dünyasına en uygun eseridir. Zevk ve eğlence şairi Nedim’in hayatını, Lale Devri’nin o renkli atmosferini ve hazin sonunu (Patrona Halil İsyanı) işleyen manzum bir oyundur. Faik Ali, Nedim karakterinde adeta kendi şairliğini konuşturur.

Slaytlar
İslamiyet öncesi Türk edebiyatı hakkında hazırlanmış slaytlar
İslamiyet Öncesi Türk edebiyatının genel özellikleri ile ilgili slayt:
İslamiyet öncesi Türk destanları ile ilgili slayt:
Özet Videolar
İslamiyet Öncesi Türk edebiyatı hakkında hazırlanmış özet video içerikleri
Dönemin genel özellikleri ile ilgili özet video:
İslamiyet öncesi Türk destanları ile ilgili özet video:


