DÖNEMİN GENEL ÖZELLİKLERİ
Nitelik ve Amaç
-
Yüksek Zümre Edebiyatı: Bu edebiyat geleneği, genellikle medrese eğitimi almış, Arapça ve Farsça bilen, saray ve çevresindeki aydın zümreye hitap eder. Halkın dili ve zevkinden ziyade, eğitimli seçkinlerin estetik anlayışına göre şekillenmiştir (Havas Edebiyatı).
-
Himaye Sistemi: Dönemin sosyal yapısı gereği, şairlerin sanatlarını icra edebilmeleri ve geçimlerini sağlayabilmeleri için bir devlet büyüğünün (padişah, sadrazam, paşa) himayesine girmeleri şarttır. Bu nedenle sanat, kişisel bir uğraştan ziyade saray tarafından desteklenen ve yönlendirilen profesyonel bir kurum niteliğindedir.
-
Sanat için Sanat: Şairin temel gayesi toplumu eğitmek veya bir fikri aşılamak değil; şiirsel yeteneğini sergileyerek estetik mükemmelliğe ulaşmaktır. "Ne söylendiği" değil, "nasıl söylendiği" önemlidir; bu nedenle aynı konu yüzyıllar boyunca farklı şairlerce tekrar tekrar işlenmiştir.
-
Soyut-İdealize Edilmiş Dünya: Anlatılan aşk, sevgili veya doğa, somut gerçeklikten uzaktır. Sevgili her zaman zalim ve çok güzel, âşık ise her zaman cefakâr ve üzgündür. Gerçek hayattaki olaylardan ziyade zihinsel ve hayali bir kurgu esastır.
-
Melankolik Ruh Hali: Divan şairi genellikle gamlı ve kederlidir. Neşe ve gülmek geçicidir; asıl olan hüzündür. Bu yüzden "gam" kavramı, şairi olgunlaştıran ve besleyen temel bir duygu durumu olarak amaçlanır ve yüceltilir.
-
Kuralcı: Divan edebiyatı dinamik olmaktan çok statik (durağan) bir yapıdadır. Kuralları yüzyıllar önce belirlenmiştir ve şairin bu kuralların dışına çıkması (yenilik yapması) pek hoş karşılanmaz. Değişim çok yavaştır; 14. yüzyıldaki bir gazel ile 18. yüzyıldaki bir gazel arasında yapısal olarak büyük bir fark görülmez.
-
Nazire Geleneği: Şairlerin birbirlerinin şiirlerine (genellikle beğendikleri şiirlere) aynı ölçü, aynı kafiye ve aynı redifle yazdıkları benzer şiirlerdir. Bu bir taklit değil, "ben de senin kadar güzel yazabilirim" iddiasını taşıyan bir yetenek gösterisi ve saygı ifadesidir.
Dil ve Üslup
-
Ağır ve Sanatlı Dil: Arapça ve Farsça kelimeler ile tamlamaların yoğun olarak kullanıldığı, halkın günlük konuşma dilinden kopuk bir "Osmanlıca" kullanılır. Dil ne kadar sanatlı, ağır ve süslü ise şair o kadar yetkin kabul edilir.
-
Üç Dilli Yapı: Divan edebiyatı dili, sadece Osmanlıca kelime hazinesi değil, gramer yapısı olarak da bir karışımdır. Bu dile "üç dil" anlamına gelen Elsine-i Selase denir. Türkçe cümle yapısının içine Arapça ve Farsça dil kuralları (tamlamalar, çoğul ekleri, edatlar) entegre edilmiştir.
-
Yoğun Edebî Sanat: Şiirde derinlik yaratmak ve ustalığı göstermek amacıyla teşbih (benzetme), istiare (eğretileme), tezat, tenasüp gibi söz sanatlarına sıkça başvurulur. Şiir adeta bir söz ustalığı yarışıdır.
-
Kalıplaşmış İfadeler (Mazmunlar): Duygu ve düşünceler "mazmun" adı verilen kalıplaşmış benzetmelerle ifade edilir. Örneğin; sevgilinin boyu için "servi", ağzı için "gonca", kirpikleri için "ok", kaşları için "yay" mazmunları kullanılır ve bu semboller şairden şaire değişmez.
-
Seçicilik: Şiire girecek kelimeler rastgele seçilmez; "şiirsel" kabul edilen kelimeler bellidir (gül, bülbül, şem, pervane vb.). Kaba, çirkin veya günlük hayata dair basit kelimeler (yemek isimleri, sokak argosu vb.) üslubu bozacağı gerekçesiyle şiire sokulmaz.
Teknik Özellikler
-
Ölçü: Şiirlerde hecelerin sayısına dayalı Milli ölçümüz hece ölçüsü değil; hecelerin uzunluk ve kısalığına (açık-kapalı) dayalı olan Fars/Arap kökenli "Aruz Ölçüsü" kullanılır.
-
Nazım Birimi: Divan şiirinin temel yapı taşı "beyit"tir (ikilik). Gazel, kaside ve mesnevi gibi en yaygın nazım şekilleri beyitler halinde yazılır. Rubai ve şarkı gibi "dörtlük" veya "bent"lerle kurulan nazım şekilleri de kullanılsa da asıl hâkimiyet beyittedir.
-
Kafiye ve Redif: Halk edebiyatındaki yarım kafiye yerine, ses benzerliğinin daha güçlü olduğu "tam" ve "zengin" kafiye tercih edilir. Şiirlerin başlığı olmadığı için bazen kafiye/redife göre adlandırılmıştır.
-
Mahlas: Şairler şiirlerinin son beyitlerinde (makta beyti veya taç beyit) "mahlas" adı verilen takma isimlerini kullanırlar. Bu, şairin imzası niteliğindedir.
-
Göz için Kafiye: Kafiyenin kulaktan ziyade göze hitap etmesi gerektiği anlayışı hakimdir. Yani dize sonlarındaki kelimelerin sadece seslerinin benzemesi yetmez, yazılışlarının da (eski harflerle) aynı olması beklenir.
-
Parça Güzelliği: Divan edebiyatı şairleri konu bütünlüğü yerine beyit bütünlüğüne odaklanmışlardır. Her beytin anlamını kendi içinde tamamlandığı beyit güzelliği esastır.
-
Aruz Kusurları: Arapça ve Farsça kelimelere göre ayarlanmış Aruz ölçüsünü Türkçe kelimelere uydurmak zordur. Bu yüzden şairler ahengi sağlamak adına bazen kısa heceyi uzun okumak (imale) veya uzun heceyi kısa okumak (zihaf) zorunda kalmışlardır.
İçerik/Konu
-
Aşk ve Şarap: En çok işlenen tema aşktır. Bu aşk bazen beşeri (insana duyulan), çoğunlukla ise ilahi (Allah'a duyulan) aşktır. Şarap, meyhane ve saki gibi kavramlar genellikle tasavvufi bir sembolizm (ilahi aşkın sarhoşluğu) içerir.
-
Din ve Tasavvuf: Şeriat kuralları, peygamber sevgisi (Naat), Allah’ın birliği (Tevhid) ve yakarış (Münacaat) ana konulardır. Divan şairlerinin çoğu tasavvuf kültüründen beslendiği için şiirlerin arka planında güçlü bir dini-felsefi doku bulunur.
-
Övgü ve Yergi: Dönemin devlet büyüklerini, padişahları ve sadrazamları övmek (kaside/methiye) ya da toplumsal bozuklukları ve kişisel düşmanlıkları eleştirmek (hicviye) içeriğin önemli bir parçasını oluşturur.
-
Mitolojik Unsurlar: İçerikte İran mitolojisine (Şehname kültürü) sıkça atıf yapılır. Kahramanlık için Rüstem, güç için Cemşid, güzellik için Yusuf, sabır için Eyüp gibi isimler sembol olarak (telmih sanatı yoluyla) kullanılır.
-
Rind ve Zahit Çatışması: Şiirlerde sürekli çatışan iki zıt tip vardır. "Rind"; dünya malına önem vermeyen, gönül ehli, hoşgörülü ve aşka düşkün kişidir (genellikle şairin kendisi). Karşısındaki "Zahit" (veya Sofu) ise; dini sadece şekil olarak yaşayan, katı kuralları olan, aşktan anlamayan ve şairi kınayan tiptir.
-
Hikemi Tarz: Sadece aşk ve şarap değil; Nabi ekolüyle birlikte toplumsal aksaklıklar, hayat dersleri ve felsefi düşünceler de içeriğe dâhil olmuştur. Amaç, okuyucuya hayat tecrübesi aktarmak ve düşünmeye sevk etmektir.
Türler
-
Hiyerarşik Sıralama: Divan şiirinde türler rastgele sıralanmaz, bir saygı hiyerarşisi vardır. Şiir kitapları (Divanlar) genellikle Allah’ın birliğini anlatan "Tevhid" ve Allah’a yalvarışı içeren "münacaat" ile başlar. Hemen ardından Hz. Muhammed’i övmek için yazılan "naat" gelir. Bu sıralama, şairin inanç dünyasındaki öncelikleri yansıtır.
-
Methiye ve Fahriye: Şairlerin devlet büyüklerine (Padişah, Sadrazam) övgüler düzdüğü, karşılığında "caize" (bahşiş/ödül) beklediği tür "methiye"dir. Ancak şair sadece başkasını övmez; "fahriye" bölümlerinde mütevazılığı bir kenara bırakarak kendi şairliğini, söz ustalığını ve yeteneğini överek kendini diğer şairlerden üstün görür.
-
Hicviye: Divan edebiyatı sadece övgü edebiyatı değildir. Şairler; hoşlanmadıkları kişileri, rüşvetçi kadıları, liyakatsiz devlet adamlarını veya sosyal bozuklukları "hicviye" türünde sert bir dille eleştirirler. Nef’i, bu türün en cüretkâr temsilcisidir ve dili "kılıç" gibi keskindir.
-
Mersiye: Bir devlet büyüğünün, sevilen birinin veya bir şehzadenin ölümü üzerine duyulan üzüntüyü anlatan şiirlerdir. İslamiyet öncesindeki "Sagu"nun ve Halk edebiyatındaki "Ağıt"ın karşılığıdır.
Özetle
Divan edebiyatı; 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar varlığını sürdüren, İslami kültür ve İran edebiyatı estetiğiyle harmanlanmış, medrese eğitimi almış aydın zümrenin oluşturduğu klasik bir "yüksek zümre" edebiyatıdır.
Temel nazım birimi olarak beytin, ölçü olarak ise aruzun esas alındığı bu yapıda, şiirin dış ahengi ve teknik kusursuzluğu çoğu zaman içerikten daha öncelikli tutulmuştur.
Dili, Arapça ve Farsça tamlamalarla örülü, sanat yapma gayesi güden ağır bir Osmanlıcadır; duygular ise şahsi ifadelerden ziyade "mazmun" denilen kalıplaşmış ortak semboller üzerinden anlatılır.
Şairler, "sanat sanat içindir" anlayışıyla somut gerçeklikten kopuk, idealize edilmiş bir aşk ve ızdırap dünyasını resmederek bütün güzelliği yerine "parça güzelliğini" hedeflerler.
İlahi aşktan saray övgülerine kadar uzanan geniş bir yelpazede ürün verilirken, şairin ustalığı neyi anlattığıyla değil, onu ne kadar sanatlı söylediğiyle ölçülür.
Kısacası Divan şiiri; belirli kurallar zinciri içinde şekillenen, şekilci, kuralcı, estetik zevki yüksek ve asırlarca değişmeyen bir "söz mimarisi"dir.
KAVRAMLAR
Divan edebiyatı, 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar varlığını sürdüren, Arap ve Fars edebiyatlarının etkisiyle şekillenmiş, kendine has kuralları, estetik anlayışı ve hayal dünyası olan "yüksek zümre" edebiyatıdır. Osmanlı sarayı ve çevresinde gelişen bu edebiyat geleneğinin temel yapı taşlarını oluşturan kavramlar şunlardır:
-
Divan: Şairlerin şiirlerini belirli bir düzene göre (genellikle kafiye harflerinin alfabetik sırasına göre) topladıkları eserlere verilen genel addır. Bu edebiyata adını veren temel kitaptır.
-
Aruz Ölçüsü: Hecelerin uzunluk (kapalı) ve kısalık (açık) değerlerine dayanan, Arap edebiyatından Farsçaya, oradan da Türkçeye geçen şiir ölçüsüdür. Divan şiirinin temel ritim unsurudur.
-
Beyit: Aynı ölçüde yazılmış, anlamca birbirine bağlı iki dizeden oluşan nazım birimidir. Divan şiirinin temel nazım birimi dörtlük değil, beyittir.
-
Mısra-ı Azade: Bir şiire bağlı olmayan, tek başına anlam ifade eden, bağımsız ve özlü dize demektir. Genellikle dilden dile dolaşan meşhur sözler bu niteliktedir.
-
Mahlas: Şairlerin şiirlerinde kullandıkları takma addır. Genellikle şiirin son kısımlarında geçer ve şair bu ismi mürşidinden veya üstadından alır.
-
Mazmun: Divan şiirinde bazı kavramları anlatmak için kullanılan kalıplaşmış, klişe benzetme ve sözlerdir. Örneğin; sevgilinin boyu için "servi", ağzı için "gonca", kirpikleri için "ok" denilmesi birer mazmundur.
-
Nazire: Bir şairin şiirine, başka bir şair tarafından aynı ölçü, aynı kafiye ve aynı redifle yazılan benzer şiirdir. Bu bir taklit değil, şairin gücünü gösterme ve asıl şaire saygı duyma biçimidir.
-
Tehzil: Ünlü ve ciddi bir şiire, alaycı ve şaka yollu bir üslupla yazılan naziredir. Günümüzdeki parodi kavramına benzer.
-
Hamse: Bir şairin, mesnevi nazım biçimiyle yazdığı beş ayrı eserinin bir araya getirilmesiyle oluşan külliyattır. Hamse sahibi olmak büyük bir şairlik göstergesidir.
-
Tezkire: Şairlerin hayatlarını, eserlerini ve sanat anlayışlarını anlatan, şiirlerinden örnekler sunan biyografik eserlerdir. Günümüzdeki "edebiyat antolojisi" veya "biyografi" kitaplarının karşılığıdır.
-
Münşeat: Divan edebiyatında süslü ve sanatlı bir dille yazılmış düz yazıların (mektuplar, resmi yazılar) toplandığı eserlerdir.
-
Siyer: Hz. Muhammed’in hayatını, savaşlarını ve mucizelerini anlatan manzum veya mensur eserlerin genel adıdır.
-
Hilye: Hz. Muhammed’in dış görünüşünü, fiziksel özelliklerini ve güzel huylarını anlatan eserlerdir. Genellikle levha şeklinde hat sanatı ile de icra edilir.
-
Surname: Şehzadelerin sünnet düğünlerini veya hanım sultanların evlilik törenlerini, şenlikleri detaylıca tasvir eden manzum veya mensur eserlerdir. Dönemin sosyal hayatına ışık tutar.
-
Sefaretname: Osmanlı elçilerinin gittikleri yabancı ülkelerdeki izlenimlerini, o ülkenin yönetimini ve kültürünü anlattıkları gezi yazısı türündeki eserlerdir.
-
Lügaz / Muamma: Manzum bilmece demektir. Genellikle bir ismin veya nesnenin gizlendiği, zeka oyunlarına dayalı şiirlerdir.
-
Seci: Divan nesrinde (düzyazıda) cümlelerin sonunda veya ortasında yapılan kafiyedir. "İç kafiye" olarak da bilinir ve düzyazıya ahenk katar.
-
Tevhid: Allah’ın birliğini, varlığını ve yüceliğini anlatan, O'nu övmek maksadıyla yazılan şiirlerin konusuna göre aldığı isimdir.
-
Münacaat: Allah’a yalvarış, yakarış ve dua etme konulu şiirlerdir. Şair burada acizliğini dile getirir ve af diler.
-
Naat: Hz. Muhammed’i övmek, O’na duyulan sevgiyi dile getirmek ve şefaatini (yardımını) istemek için yazılan şiirlerdir.
-
Methiye: Padişah, sadrazam veya devlet ileri gelenlerini övmek amacıyla yazılan şiirlerdir. Genellikle kasidelerin asıl bölümünü oluşturur.
-
Fahriye: Şairin kendi şairliğini, yeteneğini ve sanatını övdüğü şiir bölümüdür. Şair burada genellikle kendini diğer şairlerden üstün görür.
-
Hicviye: Bir kişiyi, bir durumu veya toplumsal bir bozukluğu eleştirmek, yermek amacıyla yazılan şiirlerdir.
-
Mersiye: Ölen bir kişinin ardından duyulan üzüntüyü dile getirmek, ölenin iyiliklerini anlatmak için yazılan şiirlerdir. (Kanuni Mersiyesi en bilinen örnektir).
-
Sebk-i Hindi: "Hint Üslubu" demektir. Anlam derinliğine, ağır bir dile, alışılmamış tamlamalara ve hayal oyunlarına dayalı, anlaşılması zor ve girift bir şiir tarzıdır.
-
Türki-i Basit: "Basit Türkçe" akımıdır. Divan şiirinde Arapça ve Farsça tamlamalardan kaçınarak, günlük konuşma diliyle ve deyimlerle şiir yazmayı amaçlayan akımdır.
-
Hikemi Tarz (Hakimane Şiir): Düşünceye, öğüde ve hikmete dayalı şiir tarzıdır. Okuyucuya yol göstermeyi amaçlar, duygudan çok akla hitap eder (Temsilcisi Nabi'dir).
-
Mahallileşme Akımı: Şiirde İstanbul Türkçesini kullanma, yerli unsurlara (İstanbul'un semtleri, giyim kuşamı, adetleri) yer verme anlayışıdır (Temsilcisi Nedim'dir).
-
Rind: Dünya malına ve şöhretine önem vermeyen, şekilci dindarlığa karşı çıkan, hayatın tadını gönül hoşluğuyla çıkaran, hoşgörülü ve bilge kişi tipidir.
-
Zahit: Rind tipinin karşıtıdır. Dini kurallara şekilci bir anlayışla bağlı olan, hayatın zevklerinden kaçınan, katı, kaba sofu ve dar görüşlü kişi tipidir. Divan şairi genellikle Zahidi eleştirir.
-
Rakip (Ağyar): Seven (Aşık) ile sevilen (Maşuk) arasına giren, onlara engel olan kötü niyetli kişidir. Şiirlerde genellikle "diken" veya "köpek" mazmunuyla anılır.
-
Telmih: Şiirde herkesçe bilinen bir olaya, kişiye, kıssaya veya efsaneye (Hz. Yusuf, Leyla ile Mecnun vb.) isim vererek "hatırlatma" yapma sanatıdır.
-
Hüsn-i Talil: Bir olayın meydana gelişini, gerçek sebebinin dışında, şairane ve güzel bir hayali sebebe bağlama sanatıdır. "Güzel nedene bağlama" demektir.
-
Tecahül-i Arif: Şairin çok iyi bildiği bir şeyi, anlamı güçlendirmek için bilmiyormuş gibi görünmesi, bilmezlikten gelmesi sanatıdır.
-
Mübalağa: Bir özelliği veya durumu, etkileyiciliği artırmak için olduğundan çok daha fazla veya çok daha az gösterme (abartma) sanatıdır.
-
Teşhis: İnsan dışındaki varlıklara (hayvanlar, bitkiler, eşyalar) insan özelliği verme, onları kişileştirme sanatıdır.
-
İntak: Kişileştirilen varlıkların konuşturulması sanatıdır. Her intak sanatında mutlaka teşhis vardır.
-
Tenasüp: Anlamca birbiriyle ilgili kelimelerin (zıtlık ilişkisi hariç) bir arada kullanılması sanatıdır. Örneğin; "ok, yay, kalkan" kelimelerinin aynı beyitte geçmesi.
-
Tevriye: İki anlamı olan bir sözcüğün, dizede yakın anlamını söyleyip, asıl olarak uzak anlamını kastetme sanatıdır. Zeka ve ustalık gerektirir.
-
Leff ü Neşr: Bir beyitte önce birkaç şeyi sıralayıp, sonraki dizede bunlarla ilgili karşılıkları verme sanatıdır. "Sıralı açıklama" demektir.
-
İrsal-i Mesel: Şiirde düşünceyi inandırıcı kılmak için atasözü veya deyim kullanma sanatıdır.
-
Sihr-i Helal: "Helal büyü" demektir. Şairin sözü o kadar güzel ve etkili söylemesidir ki, okuyan bunun bir büyü olduğunu düşünür ama bu söz ustalığıyla yapılan helal bir büyüdür.
-
Matla: Gazel veya kasidelerin ilk beytidir. Kendi arasında kafiyeli (musarra) olur. Şair şiire bu beyitle "doğuş" yapar.
-
Makta: Gazel veya kasidelerin son beytidir. Şiirin bittiği yerdir. Genellikle şairin mahlası bu beytin hemen öncesinde veya içinde geçer.
-
Taç Beyit: Kasidelerde şairin mahlasının geçtiği beyittir. Şair bu beyitte adını anarak şiire imzasını atar.
-
Beytü’l-gazel (Şah Beyit): Bir gazelin anlam ve söyleyiş bakımından en güzel beytidir. Şairin ustalığını konuşturduğu zirve noktasıdır.
-
Musammat: "İncilenmiş, dizilmiş" anlamına gelir. Bir gazelin veya kasidenin dizelerinin ortasında iç kafiye bulunması durumudur. Dize ortasından bölündüğünde dörtlük haline gelebilen şiirlerdir.
-
İstiare (Eğretileme): Benzetmenin temel öğelerinden (benzeyen ve benzetilen) sadece biri söylenerek yapılan sanattır. Divan şiirinin en temel ve güçlü sanatıdır (Örn: "Aslanlarımız düşmana saldırdı" cümlesinde asker söylenmeyip aslana benzetilmiştir).
-
Tezat (Mukaveme): Anlamca birbirine karşıt olan kelimelerin veya kavramların bir arada kullanılması sanatıdır. (Örn: "Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz").
-
Cinas: Yazılışları ve okunuşları aynı, ancak anlamları tamamen farklı olan kelimelerin bir arada kullanılmasıyla yapılan kafiye ve söz sanatıdır.
-
Tariz: Bir sözü, tam tersini kastedecek şekilde iğneleyici ve alaycı bir dille söyleme sanatıdır. Söylenenin zıddı kastedilir.
-
Şehrengiz: Bir şehrin güzelliklerini, o şehrin ünlülerini ve gezilip görülecek yerlerini övgü dolu bir dille anlatan manzum eserlerdir.
-
Gazavatname: Din uğruna yapılan savaşları (gazaları), ordunun kahramanlıklarını ve zaferlerini anlatan epik (destansı) türdeki eserlerdir.
-
Pendname: İnsanlara öğüt vermek, yol göstermek ve ahlaki dersler iletmek amacıyla yazılan didaktik (öğretici) eserlerdir (En ünlüsü Güvahi’ninkidir).
-
Sakiname: İçkiyi, içki meclislerini, kadehi ve o meclisin kurallarını anlatan eserlerdir. Tasavvufi yorumda ise "saki" mürşit, "mey" ilahi aşktır.
-
Dibace: Divanların veya mesnevilerin girişinde bulunan, genellikle nesir (düzyazı) veya manzum-mensur karışık yazılan "önsöz" bölümüdür. Eserin neden yazıldığı burada anlatılır.
-
Mülemma: En az iki farklı dille (genellikle Türkçe-Farsça veya Türkçe-Arapça) karışık olarak yazılan şiirlerdir. Bir dizesi Türkçe, diğer dizesi Farsça olan şiirler buna örnektir.
-
İmale: Aruz ölçüsünde, kısa (açık) bir heceyi ölçüye uydurmak için uzatarak okumaktır. Bir aruz kusuru sayılır.
-
Zihaf: İmalenin tersidir. Uzun (kapalı) bir heceyi ölçüye uydurmak için kısa okumaktır. Bu da bir aruz kusurudur.
-
Mektup: Divan şairlerinin birbirlerine, devlet büyüklerine veya sevdiklerine yazdıkları, edebi değer taşıyan yazılardır (Fuzuli'nin Şikayetname'si en ünlü örnektir).
-
Mahlasname: Bir şaire, ustası tarafından mahlas verildiğinde, bu mahlası kutlamak ve şairi övmek için yazılan şiirdir.
MAZMUNLAR
Divan şiirinde bir düşüncenin veya hayalin, dolaylı yoldan ve sanatlı bir üslupla kalıplaşmış sözler içinde sunulmasına mazmun adı verilir. Şairlerin hayal dünyasının anahtarı olan bu kelimelerin belli başlıları şunlardır:
-
Gül: Sevgilinin yüzü veya yanağıdır. Kırmızılığı, tazeliği ve güzelliği ile bahçenin sultanıdır. Bülbül (aşık) onun için feryat ederken, gül nazlıdır ve bülbülün acısına kayıtsız kalır. Dikenlerinin olması, aşığına eziyet etmesini simgeler.
-
Bülbül: Aşığın kendisidir. Sabaha kadar gülün açılması için feryat eder, inler ve güzel şarkılar söyler. Şairler kendilerini, aşk acısıyla şiirler yazan bir bülbüle benzetirler.
-
Rakip (Ağyar/Diken): Sevgili (Gül) ile Aşık (Bülbül) arasına giren engeldir. Genellikle "diken", "köpek" veya "bekçi" olarak anılır. Sevenlerin kavuşmasına engel olan kötü niyetli kişidir.
-
Servi: Sevgilinin boyunu ifade eder. Servi ağacı gibi sevgilinin boyu da uzun, düzgün ve dengelidir. Ayrıca servi ağacı mevsimler değişse de yaprağını dökmez; bu da sevgilinin güzelliğinin hep taze kalmasını simgeler. Meyve vermeyen bir ağaç olduğu için sevgilinin aşığına yüz vermeyişini (ilgisizliğini) de temsil eder.
-
Gonca: Sevgilinin ağzıdır. Henüz açılmamış bir gül gibi küçük ve kırmızıdır. Gonca nasıl içindeki kokuyu ve rengi saklarsa, sevgili de sırrını aşığa söylemez, sessizdir. Ancak gülün açılması (gülmesi) aşığı üzer, çünkü açılan gül solmaya yaklaşmış demektir.
-
Tîr (Ok): Sevgilinin kirpikleridir. Aşık, sevgilinin gözlerine baktığında o kirpikler bir ok gibi kalbine saplanır. Çokluğu ve şekli itibarıyla oka benzetilir.
-
Keman (Yay): Sevgilinin kaşlarıdır. Şekil olarak yaya benzer. Kirpikler (ok), bu yaydan fırlayarak aşığın kalbini vurur. "Çatma kaş" tabiri, yayın gerilip oku fırlatmaya hazır hale gelmesini anlatır.
-
Nergis: Sevgilinin gözüdür. Nergis çiçeğinin boynu bükük duruşu, sevgilinin "mahzun, baygın ve süzgün" bakışlarını temsil eder. Ayrıca Divan şiirinde göz "sarhoş" veya "hasta" olarak nitelenir; nergis de bu uyuşukluğu simgeler.
-
Zülf (Saç): Sevgilinin saçlarıdır. Genellikle "yılan"a veya "zincir"e benzetilir. Simsiyah olması, kıvrım kıvrım olup aşığı kendine bağlaması ve sevgilinin yüzü olan "hazine"yi koruyan bir bekçi (yılan) gibi durması nedeniyle bu benzetmeler yapılır.
-
Şem (Mum): Sevgilinin kendisidir. Etrafına ışık saçar, güzelliğiyle parlar. Ancak bu ışık, etrafında dönenleri yakıp yok eder.
-
Pervane (Kelebek): Aşıktır. Işığa (muma) aşıktır ve onun etrafında döner. Sonunda kendini ateşe atarak mumun alevinde yanar ve yok olur (Fenafillah). Aşk uğruna can vermeyi sembolize eder.
-
Lal (Yakut): Sevgilinin dudağıdır. Rengi kırmızı ve yapısı parlak olduğu için değerli bir taşa (yakuta) benzetilir. Ayrıca şarap kadehi de renginden dolayı lal olarak anılır.
-
İnci (Dürr): Sevgilinin dişleridir. Beyazlığı, parlaklığı ve dizilişi nedeniyle inciye benzetilir. Bazen şairin kıymetli sözleri veya şiirleri için de bu mazmun kullanılır.
-
Ahu (Ceylan): Sevgili, bir ceylan gibi ürkek, nazlı ve güzel gözlüdür. Ceylanın kaçıp gitmesi, sevgilinin aşığa yüz vermeyip ondan uzaklaşmasını ifade eder.
-
Huma: Efsanevi bir kuştur (Devlet kuşu). Gölgesinin kimin üzerine düşerse o kişinin padişah olacağına veya çok büyük bir talih yakalayacağına inanılır. Sevgilinin lütfu veya padişahın himayesi bu kuşla anlatılır.
-
Gamze: Sevgilinin yan bakışı veya süzgün bakışıdır. Bu bakış "cellat"tır; çünkü aşığı kılıç gibi keser, yaralar ve öldürür. Gamze, aşığın canına kasteden en tehlikeli silahtır.
-
Ab-ı Hayat (Bengisu): Ölümsüzlük suyudur. Sevgilinin ağzının suyu, tükürüğü veya dudaklarıdır. Aşığa bir öpücük veya tatlı bir söz vermesi, ona yeniden hayat verir, can bağışlar.
-
Sîm (Gümüş): Sevgilinin teni veya bedeni için kullanılır. Beyazlığı, parlaklığı ve pürüzsüzlüğü nedeniyle sevgilinin vücudu gümüşe benzetilir.
-
Nokta (Mim): Sevgilinin ağzıdır. Divan şiirinde ideal ağız o kadar küçüktür ki yok gibidir, görünmez. Bu yüzden harf olarak "mim"e veya şekil olarak "nokta"ya benzetilir.
-
Saki: İçki sunan kişidir. Tasavvufi şiirlerde "mürşit" (yol gösterici), dünyevi şiirlerde ise eğlence meclisinin hizmetkarı anlamında kullanılır.
-
Bade (Mey): Şarap demektir. Tasavvufta "ilahi aşk", klasik şiirde ise neşe ve sarhoşluk kaynağıdır.
-
Şem ile Pervane: Mum ve etrafında dönen kelebek (pervane) mazmunudur. Pervane (aşık), ışığına hayran olduğu muma (sevgiliye) yaklaşır ve sonunda onun ateşinde yanarak yok olur.
-
Gül ile Bülbül: Klasik edebiyatın en meşhur aşk ikilisidir. Bülbül aşığı, gül ise nazlı sevgiliyi temsil eder. Bülbül sabaha kadar gülün açılması için feryat eder (şakır).
-
Hâb (Uyku): Gaflet (habersiz olma) durumunu temsil eder. Sevgilinin gözünün (nergis) uykulu olması, aşığına karşı ilgisizliğini veya nazlı oluşunu; aşığın uykusuz kalması ise çektiği ızdırabı anlatır.
-
Mah (Ay): Sevgilinin yüzüdür. Sevgilinin saçları geceye, yüzü ise bu karanlık geceyi aydınlatan dolunaya benzetilir. Ayın parlaklığı, kusursuzluğu ve güzelliği sevgilinin yüzünde hayat bulur.
-
Mihr (Güneş): Hem sevgiliyi hem de padişahı temsil eder. Güneş nasıl tekse ve etrafındaki diğer yıldızları (diğer güzelleri) ışığıyla söndürürse, sevgili de öyledir. Ona bakmak gözleri kamaştırır, yaklaşmak ise yakıcıdır.
-
Hilal: Sevgilinin kaşıdır. Şekil itibarıyla yeni aya benzer. Ayrıca hilal göründüğünde bayram olur; aşık da sevgilinin yay gibi kaşlarını gördüğünde bayram sevinci yaşar.
-
Saba: Seher vakti esen hafif rüzgardır. Divan şiirinin "postacısı"dır. Sevgilinin saçlarının kokusunu alır, diyarlar aşıp hasret çeken aşığa getirir. Aşık, saba rüzgarıyla sevgiliye selam gönderir.
-
Sünbül: Sevgilinin saçıdır. Sünbül çiçeğinin kıvrım kıvrım yaprakları ve hoş kokusu, sevgilinin kıvırcık, dağınık ve mis kokulu saçlarına benzetilir.
-
Lale: Sevgilinin yanağı veya aşığın bağrındaki yaradır. Kırmızı rengiyle sevgilinin yanağını andırır. Ancak lalenin ortasındaki siyahlık, aşığın bağrındaki aşk ateşinden oluşmuş yanık izini (dağ) temsil eder.
-
Dâne (Ben): Sevgilinin yüzündeki bendir. Zülf (saç) bir tuzaktır, bu ben ise o tuzağa konulmuş yemdir (dâne/tohum). Aşığın gönlü bir kuş gibidir; bu yemi (beni) almak isterken saçların tuzağına yakalanır.
-
Sanem (Put): Sevgilidir. Sevgili o kadar güzeldir ki, aşık ona tapar derecesinde bağlanır. Aşık, onun karşısında putperestler gibi el pençe divan durur. İslam inancına aykırı olsa da estetik bir benzetme olarak kullanılır.
-
Ayna: İnsanın kalbi veya gönlüdür. Ayna ne kadar parlak ve passız olursa görüntüyü o kadar net yansıtır. Tasavvufta gönül aynası (paslarından/günahlarından) temizlenirse, orada Allah'ın nuru veya sevgilinin yüzü görünür.
-
Hokka: Sevgilinin ağzıdır. Eskiden mürekkep konulan küçük, yuvarlak kutulara hokka denirdi. Sevgilinin ağzı da hokka gibi küçücük ve yuvarlaktır. İçinde inciler (dişler) ve cevherler (güzel sözler) saklar.
-
Tabib (Lokman): Sevgilidir. Aşk, devası olmayan bir hastalıktır ve bu hastalığın ilacı sadece sevgilinin dudağında veya lütfundadır. Aşık "hasta", sevgili ise bu hastayı iyileştirebilecek tek "doktor"dur.
-
Genc (Hazine): Sevgilinin güzelliği veya aşktır. Efsanelerde hazinelerin hep viranelerde (yıkıntılarda) saklı olduğuna inanılır. Tasavvufta ise bu hazine "Allah’ın nuru"dur ve insanın kalbinde saklıdır.
-
Viran (Yıkık): Aşığın gönlüdür. Aşık aşk derdiyle harap olmuştur, gönlü yıkık bir binaya benzer. Ancak kıymetli olan "aşk hazinesi" (Genc), işte bu yıkık gönülde saklıdır.
-
Tuti (Papağan): Şairin kendisidir. Papağan tatlı dilli olması ve şeker yemesiyle bilinir. Şair de aşk derdiyle (şeker yiyerek) tatlı ve güzel şiirler söyler. Ayrıca papağana konuşmayı öğretmek için karşısına ayna konulması, şairin (tuti) ayna (sevgili/kalp) karşısında ilham almasını simgeler.
-
Felek (Çark): Kader veya talihtir. Sürekli döner, ancak bu dönüş aşığın aleyhinedir. Kahpedir, dönektir ve güvenilmezdir. Aşık başına gelen her türlü felaketi bu zalim felekten bilir.
-
Mesih (İsa): Sevgilinin nefesi veya dudağıdır. Hz. İsa’nın nefesiyle ölüleri diriltmesi mucizesine telmih yapılır. Sevgilinin bir öpücüğü veya tatlı bir sözü, aşk derdinden ölmüş olan aşığı yeniden hayata döndürür.
-
Badem: Sevgilinin gözüdür. Şekil itibarıyla bademe benzetilir. Genellikle "süzgün" veya "uykulu" bakan göz tasvirlerinde kullanılır.
-
Kevser: Cennette aktığına inanılan baldan tatlı ırmaktır. Sevgilinin dudağı veya sunduğu şarap, tatlılığı ve insanı mest etmesi bakımından Kevser şarabına benzetilir.
-
Yusuf: Mutlak güzelliğin sembolüdür. Sevgili güzelliğiyle Hz. Yusuf’a, aşık ise hasreti ve hznüyle Hz. Yakup’a veya Züleyha’ya benzetilir. Sevgilinin çenesindeki çukur (gamze) ise Hz. Yusuf’un atıldığı kuyuya (Çâh-ı Zenahdan) benzetilir.
-
Zümrüdüanka (Simurg): Sevgilidir. Kaf Dağı'nda yaşadığına inanılan, ismi olup cismi olmayan efsanevi kuştur. Sevgili de Anka gibidir; herkes adını, şöhretini bilir ama kimse ona tam anlamıyla ulaşamaz, o hep gizlidir ve uzaktır.
-
Misk (Amber): Sevgilinin saçının kokusudur. Misk, bir ceylanın göbeğinden elde edilen siyah ve güzel kokulu bir maddedir. Sevgilinin saçı da siyah ve güzel kokulu olduğu için miske benzetilir. Ayrıca aşık, bu kokunun peşinde koşan bir ceylan avcısı gibidir.
-
Hat (Ayva Tüyü): Sevgilinin yüzünde (yanaklarında) yeni beliren ince tüylerdir. Genellikle "menekşe", "fesleğen" veya "karınca"ya benzetilir. Hat gelmesi, sevgilinin güzelliğinin olgunlaşmasını veya güneşin (yüzün) batışa geçip akşamın (siyahlığın) gelmesini simgeler.
-
Çâh (Kuyu): Sevgilinin çenesindeki çukurdur (gamze). Hz. Yusuf’un kuyuya atılmasına telmih yapılır. Aşığın gönlü, o çukuru görünce dayanamaz ve içine düşer. O kuyudan çıkmak mümkün değildir çünkü sevgilinin saçı (ip) aşığı oraya bağlamıştır.
-
Ney (Kamış): Aşığın kendisidir. Ney, vatanı olan sazlıktan koparıldığı için inler; aşık da Allah’tan veya sevgiliden ayrı düştüğü için inler. İçi oyulmuş (boşalmış) olması, aşığın aşk derdiyle zayıflayıp erimesini; renginin sarı olması ise aşığın yüzünün sararmasını simgeler.
-
Semender: Ateş içinde yaşadığına inanılan mitolojik bir kertenkeledir. Aşık, aşk ateşi içinde yanmasına rağmen ölmez, yaşamaya devam eder. Bu yönüyle aşık semendere benzetilir. Pervane yanıp yok olurken, Semender yanarak var olur.
-
Zincir: Sevgilinin saçlarıdır. Aşk bir deliliktir (divanelik). Eskiden deliler zapt edilmek için zincire vurulurdu. Aşık da aklını yitirdiği için sevgilinin saçlarının zincirine bağlanmıştır ve bu esaretten memnundur.
-
Kâfur: Sevgilinin gerdanı (boynu) veya tenidir. Kâfur, beyazlığı ve güzel kokusuyla bilinen bir maddedir. Sevgilinin teninin beyazlığını, şeffaflığını ve serinletici etkisini anlatmak için kullanılır.
-
Sayyad (Avcı): Sevgilidir. Gözleri ve kirpikleriyle aşığın gönlünü avlar. Aşık ise bu avcının tuzağına (saçlarına) kendi isteğiyle düşen çaresiz bir avdır (nâçir).
-
Pist (Fıstık): Sevgilinin dudağıdır. Antep fıstığının kabuğu hafifçe aralandığında içindeki görünür, bu hali tebessüme benzer. Sevgilinin ağzı da fıstık gibi küçücük, tatlı ve hafifçe gülümser haldedir.
-
Hızır: Sevgilinin dudağındaki ince tüyler (hat) veya sevgilinin kendisidir. Hızır (A.S.) nasıl ölümsüzlük suyunu (Ab-ı Hayat) bulup yeşillikler üzerinde geziyorsa, sevgilinin dudağının kenarındaki yeşil tüyler (hat) de can veren dudağı (suyu) korur. Aşık, Hızır’ı arar gibi sevgiliyi arar.
-
Tûbâ: Sevgilinin boyudur. Cennette kökleri yukarıda, dalları aşağıda olduğuna inanılan, gölgesi çok geniş efsanevi ağaçtır. Sevgilinin boyu "Tûbâ" gibi uzun, gölgesi (lütfu) ise herkesi kuşatacak kadar geniştir. Servi mazmunundan daha yüce bir makamı (cenneti) temsil eder.
-
Ejder (Ejderha): Sevgilinin saçlarıdır. Efsanelerde büyük hazinelerin kapısında bekleyen ve onları koruyan korkunç yılanlar (ejderhalar) bulunur. Sevgilinin yüzü bir "hazine", saçları ise bu hazineye kimseyi yaklaştırmayan, kıvrım kıvrım ve tehlikeli bir ejderhadır.
-
Peymane (Kadeh): Aşığın kalbidir. İçine aşk şarabının (mey) dolduğu kadehtir. Kadeh kırıldığında şarap dökülür; aşığın kalbi kırıldığında da sırlar açığa çıkar veya can bedenden ayrılır.
-
Gülşen (Gülzar): Gül bahçesi demektir. Sevgilinin yüzü, yanakları veya aşıklar meclisidir. Sevgilinin yüzü renk renk güzelliklerin bir arada bulunduğu bir bahçeye benzer. Aşık, bu bahçeye girmek isteyen ama giremeyen bir garip bülbüldür.
-
Benefşe (Menekşe): Sevgilinin saçı, beni veya aşığın halidir. Rengi koyu mor/siyah olduğu için saça ve bene benzetilir. Boynu bükük bir çiçek olduğu için, sevgilinin karşısında boynu bükük duran, mahzun aşığı da temsil eder.
-
Derya (Deniz): Aşığın gözyaşları veya aşkın büyüklüğüdür. Aşk uçsuz bucaksız bir okyanustur. Aşığın ağlamaktan döktüğü yaşlar o kadar çoktur ki, etrafı bir denize çevirir. "Gözyaşı seli" tabiri buradan gelir.
-
Harami (Haydut): Sevgilinin gamzesi (yan bakışı) veya saçlarıdır. Harami yol keser, kervan soyar. Sevgilinin yan bakışı da aşığın aklını başından alır, gönül kervanını yağmalar ve sabrını çalar.
-
Külhan: Hamamların suyunu ısıtmak için altında ateş yakılan yerdir. Aşığın göğsü veya gönlüdür. Aşk ateşi aşığın içinde öyle harlı yanar ki, göğsü bir külhan gibidir; dumanı (ahı) tütmektedir.
-
Ah (Dud-ı Siyah): Aşığın ciğerinden gelen dumanlı nefestir. Aşk ateşi içeriyi yakınca, dışarıya duman (ah) çıkar. Bu ah o kadar etkilidir ki gökyüzüne yükselir, bulutları karartır ve feleğin çarkını bile yakabilir.
-
Süleyman: Sevgilidir. Hz. Süleyman, hem peygamber hem de tüm canlılara hükmeden büyük bir hükümdardır. Sevgili de güzellik ülkesinin sultanıdır. Aşık ise Süleyman'ın huzurundaki aciz bir "karınca" (mûr) gibidir. Sevgilinin ağzı da Hz. Süleyman'ın mührüne benzetilir (küçüklük ve kapalılık yönünden).
-
Mihrab: Sevgilinin kaşlarıdır. Camide imamın namaz kıldığı, yönelinen oyuk yerdir. Aşık, sevgilinin kaşlarını görünce secde eder gibi ona yönelir. Kaşlar şekil olarak da mihraba (kavisli yapıya) benzer. Aşık için kıble, sevgilinin kaşlarıdır.
-
Gubar (Toz): Aşığın kendisi veya sevgilinin ayağının bastığı topraktır. Aşık, sevgilinin yolunda toprak olmayı, onun ayağına bulaşan bir toz zerresi olmayı arzular. Ayrıca bu toz, şifalı kabul edilir ve aşığın gözüne sürme (tutiya) diye çekilir.
-
Zünnar: Hristiyan rahiplerinin bellerine bağladıkları ipten kuşaktır. Divan şiirinde "küfür" (İslam dışı olma) alametidir. Ancak tasavvufta; aşığın sevgilinin saçının bir teline (zünnara) bağlanması, onun dışındaki her şeyle (dünya ve riyakar dindarlıkla) bağını kestiği anlamına gelir. Sadakatin en ileri derecesidir.
-
Sürâhî: İçki şişesi veya sürahidir. Uzun boyunlu olması ve içki dökülürken eğilmesi nedeniyle; sevgilinin karşısında boynunu bükmüş, kanlı gözyaşı döken (içindeki kırmızı şarap) bir aşığı veya hizmetkârı temsil eder. Ayrıca içki dökülürken çıkan "gulgule" sesi, aşığın hıçkırıklarına benzetilir.
-
Câm-ı Cem (Cemşid'in Kadehi): Efsanevi İran hükümdarı Cemşid’in, içine bakınca dünyadaki her şeyi görebildiği sihirli kadehtir. Tasavvufta bu kadeh "insanın kalbi"dir. Eğer kalp temizlenirse, orada Allah’ın tecellisi veya alemin sırları görünür.
-
Kıyamet: Sevgilinin boyu ve ayağa kalkmasıdır. "Kıyam" kelimesi hem "ayağa kalkmak" hem de "kıyamet günü" anlamındadır. Sevgili o kadar güzel ve heybetli bir şekilde ayağa kalkar ki, onu gören aşıklar arasında bir kargaşa, gürültü ve kaos (kıyamet) kopar.
-
Meykede (Harabat): Meyhane demektir. Zahirde içki içilen yer olsa da, tasavvufta "tekke" veya "dergâh"tır. Burası aklın değil, aşkın (sarhoşluğun) hüküm sürdüğü; dervişlerin manevi olgunluğa eriştiği yerdir.
-
Hale: Ayın etrafında bazen görünen ışıklı halkadır. Sevgilinin yüzü "Ay" (Mah) ise, onun etrafını sarmış olan aşıklar topluluğu veya sevgilinin yüzünü çevreleyen ayva tüyleri "Hale"dir.
-
Nakkaş: Ressam ve süsleme sanatçısıdır. Genellikle Allah’ı (Sâni) temsil eder. Sevgilinin yüzü o kadar kusursuz bir resimdir ki, ancak ilahi bir ressamın (Nakkaş-ı Ezel) elinden çıkabilir.
-
Bâğban (Bahçıvan): Gül bahçesinin (sevgilinin bulunduğu ortamın) bakıcısıdır. Genellikle sevenlerin kavuşmasına engel olan "rakip" olarak görülür. Bülbülü (aşığı) gülden (sevgiliden) uzak tutmaya, kovmaya çalışır.
DİVAN EDEBİYATINA GİRİŞ - KISA TARİHÇE
Divan Edebiyatının Doğuşu ve Yaygınlaşması
Türklerin İslamiyet’i kabul ettikten sonra, 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar sürdürdükleri; Arap ve Fars edebiyatlarının estetik kuralları çerçevesinde gelişen, kendine has imgeleri (mazmunları), ölçüsü (aruz) ve nazım şekilleri olan "Yüksek Zümre" edebiyatıdır. Osmanlı Devleti’nin siyasi gücüne paralel bir gelişim gösteren bu edebiyat, asırlar içinde kendi klasiklerini yaratmıştır.

Hoca Dehhani, Divan edebiyatının
ilk temsilcisi olarak kabul edilmektedir.

Mevlana, Divan edebiyatının düşünsel dünyasını şekillendirerek yüzyıllar boyu şairlere ilham kaynağı olmuştur.
Kuruluş Dönemi (13. Yüzyıl): Divan edebiyatının filizlendiği dönemdir. Anadolu Selçukluları ve Beylikler dönemine denk gelir. Bu dönemde Hoca Dehhani, din dışı konularda (aşk, şarap) yazdığı şiirlerle Divan şiirinin ilk temsilcisi kabul edilir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, eserlerini Farsça kaleme alsa da, tasavvufi düşünce yapısıyla bu edebiyatın felsefi temelini atmıştır.

Gelişme Dönemi (14. ve 15. Yüzyıl): Türkçenin bir edebiyat dili olarak işlendiği ve Farsça ile rekabet etmeye başladığı evredir. Ahmedi ve Kadı Burhaneddin gibi şairler Türkçeyi ustalıkla kullanmıştır. Özellikle 15. yüzyılda Çağatay sahasında Ali Şir Nevai, "Muhakemetü’l-Lugateyn" adlı eseriyle Türkçenin Farsçadan üstün bir dil olduğunu savunmuş ve bu edebiyatın bilinçli bir savunucusu olmuştur. Anadolu sahasında ise Şeyhi, "Harname"si ile hiciv ve mizahın kapılarını aralamıştır.
Olgunluk ve Zirve Dönemi (16. ve 17. Yüzyıl): Osmanlı Devleti'nin "Muhteşem Yüzyıl"ı, edebiyatın da altın çağıdır. Şairler artık Arap ve Fars şairlerini taklit etmez, onlardan daha üstün eserler verirler. 16. yüzyılda Fuzuli, aşk ve ıstırabı en lirik haliyle işlerken; Baki, "Sultanü'ş Şuara" (Şairler Sultanı) unvanıyla şiire ihtişam ve zevk katmıştır. 17. yüzyılda ise Nef'i, keskin hicivleri ve övgüleriyle; Nabi ise düşünceye dayalı (hikemi) şiirleriyle edebiyata yeni ufuklar kazandırmıştır.
Fuzuli; aşk ve ızdırabı, derin ve eşsiz bir lirizmle işleyerek Türk Divan şiirini duygu ve estetik açıdan zirveye taşımıştır.
Mahallileşme ve Farklılaşma (18. Yüzyıl): Lale Devri'nin etkisiyle edebiyatta zevk, eğlence ve İstanbul yaşamı ön plana çıkmıştır. Nedim, İstanbul Türkçesini, şarkı formunu ve günlük hayatı şiire sokarak "Mahallileşme Akımı"nın en büyük temsilcisi olmuştur. Aynı yüzyılda Şeyh Galip, "Sebk-i Hindi" (Hint Üslubu) akımının etkisiyle ağır, sembolik ve hayal gücü yüksek şiirler yazarak Divan edebiyatının son büyük ustası kabul edilmiştir.
Sona Eriş (19. Yüzyıl): Osmanlı'nın yüzünü Batı'ya dönmesiyle birlikte Divan edebiyatı eski gücünü yitirmeye başlamıştır. Tanzimat Fermanı (1839) ve sonrasında gelişen Tanzimat Edebiyatı ile birlikte, içerik ve biçim değişmiş; Divan şiiri geleneği yerini Batılı nazım biçimlerine ve yeni konulara (hak, adalet, özgürlük) bırakarak tarih sahnesinden çekilmiştir.

Slaytlar
İslamiyet öncesi Türk edebiyatı hakkında hazırlanmış slaytlar
İslamiyet Öncesi Türk edebiyatının genel özellikleri ile ilgili slayt:
İslamiyet öncesi Türk destanları ile ilgili slayt:
Özet Videolar
İslamiyet Öncesi Türk edebiyatı hakkında hazırlanmış özet video içerikleri
Dönemin genel özellikleri ile ilgili özet video:
İslamiyet öncesi Türk destanları ile ilgili özet video:


